İTTİFAKTAN TOPYEKÛN SAVAŞA

Bu kez kavga iktidarla cemaat arasında.11 yıllık ortaklık bozuldu. Psikolojik harekât metotlarıyla yol alan bir savaş var. “Nasıl biter?” sorusunun tek cevabı yok ama iyi bitme ihtimali zayıf duruyor.

Türkiye’de özellikle yüksek yargı organlarının ordu ile birlikte yürütmeyi bir tür vesayet altına almış olduğunu biliyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, tek başına iktidara geldiği 2002 yılının sonundan itibaren bu vesayeti adım adım geriletmeyi ve sonunda tasfiye etmeyi planladı. Bunun için de özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve bir ölçüde İsrail gibi küresel güç odaklarıyla iyi ilişkiler geliştirmeye, ulusal sisteme karşı zayıflığını uluslararası sistemle dengelemeye çalıştı. Hesap basitti: AB’ye tam üyelik perspektifinde gerçekleştirilecek olan reformlar askeri vesayetin tasfiyesini de beraberinde getirecek, seçimle iş başına gelen hükümet böylelikle devlet de olacaktı.

AK Parti'nin iktidarının ilk yıllarında cemaatle kurduğu ittifak, askeri vesayetin bitirilmesinde kritik rol oynamıştı. Bugün saflar ayrıldı. Bu fotoğraf da 30  Aralık 2013'te İstanbul'daki hükümet karşıtı bir protestoda çekildi.  (Anadolu Ajansı)

AK Parti iktidarının Cemaat ile kurduğu ittifak, askeri vesayetin bitirilmesinde kritik rol oynamıştı. Bugün saflar ayrıldı. (Anadolu Ajansı)

Ancak Abdullah Gül’ün, görev süresi sona erecek Ahmet Necdet Sezer’in yerine AKP’nin cumhurbaşkanı adayı olmasıyla bütün planlar suya düştü; 27 Nisan 2007 gecesi internet sitesinden bir muhtıra yayınlayan ordunun üst kademesi, laikliğe bağlılığından şüphe duydukları Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkmasına izin vermeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine hükümet o ana kadar iyi geçinmeye çalıştığı ordunun savaş davetini kabul etti. Önce ülke genel seçimlere götürüldü, oyların yüzde 47’sini alıp tek başına iktidarını perçinleyen AKP Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirdi. Ardından Ergenekon, Balyoz ve benzeri soruşturmalarla askeri vesayetin geriletilmesi için start verildi.

Bu, aynı zamanda iktidar partisiyle Fethullah Gülen cemaati arasındaki ittifakın da miladıydı. Hükümet, başta emniyet ve adliye olmak üzere bürokrasiye Cemaat’e bağlı yetişmiş kadroları yerleştirdi, üst düzey görevlerde onları tercih etti ve onları geniş yetkilerle donatıp önlerini açtı. Gülen cemaatinin, başta medya olmak üzere diğer alanlardaki imkânlarını da bu ittifak için seferber etmesiyle birlikte hızla sonuç alındı ve ‘derin devlet’ diye adlandırılan eski iktidar odağı büyük ölçüde etkisizleştirildi.

Kavganın ilk sinyalleri

Bu aşamadan sonra düşmansız kalan AKP hükümetiyle Gülen cemaati arasında adım adım gelişip şiddetlenen bir iktidar mücadelesi başladı. Bu ittifaktaki bazı kırılma noktalarını hatırlayalım: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın evinin Ergenekon soruşturması kapsamında polis tarafından basılması (13 Nisan 2009); Mavi Marmara olayının (31 Mayıs 2010) ardından Fethullah Gülen’in Wall Street Journal’a mülakat vererek İsrail yanlısı pozisyon alması; gazeteciler Ahmet Şık ile Nedim Şener’in Odatv soruşturması kapsamında tutuklanmaları (3 Mart 2011); Prof. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun KCK soruşturması kapsamında tutuklanmaları (28 Ekim 2011) ve nihayet MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere eski ve görevdeki bazı MİT yöneticilerinin PKK ile Oslo görüşmelerini yürüttükleri için özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağrılması (7 Şubat 2012).

Gülen hareketinin Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde okulları, dershaneleri, üniversiteleri var. Hükümetle cemaat arasındaki son kavga, hükümetin dershaneleri kapatma kararıyla başladı. (Anadolu Ajansı)

Gülen hareketinin Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde okulları, dershaneleri, üniversiteleri var. Hükümetle Cemaat arasındaki son kavga, hükümetin dershaneleri kapatma kararıyla başladı. (Anadolu Ajansı)

MİT’in PKK ile hükümetin bilgi ve onayıyla görüştüğü bilindiği için savcının bu adımı, yargının yürütmeye müdahale girişimi olarak görüldü. Buna karşılık Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ilk andan itibaren MİT yöneticilerine sahip çıktı, yeni bir yasal düzenlemeyle onları koruma altına aldı.

7 Şubat süreci

MİT krizi yargının tam anlamıyla hükümetin kontrolünde olmadığını net bir şekilde gösterdi. (Gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerekse Başbakan Erdoğan’ın TSK mensuplarının yargılanma süreçlerine ciddi itirazları olduğunu da sonradan gördük.) Üstelik bazı yargı mensuplarının ‘hükümete rağmen’ hareket etmelerinin tek başına onları ‘bağımsız’ kıldığı da söylenemezdi. Ayrıca aynı yargı mensuplarının emniyetteki bazı polis şefleriyle koordineli şekilde hareket ettikleri de ileri sürülüyordu.

Yolsuzluk operasyonunun ardından İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın görevden alındı, çok sayıda polisin de görev yeri değişti. Fotoğraf, İstanbul Taksim’den, yolsuzluk ve rüşveti protesto gösterilerinden. (Hüseyin Narin/Al Jazeera)

Görüldüğü gibi ‘yargı vesayeti’ iddiası beraberinde yeni bir ‘derin devlet’ veya gazeteci Ferhat Ünlü’nün tabiriyle ‘paralel devlet’ iddiasını da beraberinde getiriyor.

‘MİT krizi’ iktidar partisine yakın bazı yazarlar tarafından ‘7 Şubat süreci’ olarak tanımlandı. Bu adlandırmada ’28 Şubat süreci’nden esinlendikleri kesindi. Nitekim 28 Şubat’ta yürütme üzerinde ‘askeri vesayet’ kurulduğunu, 15 yıl sonra 7 Şubat günüyse bu sefer ‘yargı vesayeti’ kurulmak istendiğini ileri sürdüler.

Başbakan Erdoğan değişik vesilelerle bu konuyu hep gündemde tuttu, ifadeye çağırmanın kendisinin nekahet dönemine denk gelmesinin altını çizdi ve “Alacaksanız beni alın.” diyerek savcılara ve onun arkasındaki yapıya meydan okudu.

Olayın vahametini, hükümete yakınlığıyla bilinen SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları) Vakfı’nın Başkanı Taha Özhan’ın savcının attığı adımı “Yeni Türkiye’ye karşı bir sabotaj girişimi” olarak tanımlayıp buna ‘7 Şubat müdahalesi’ adını takmış olması çok iyi özetliyor. Başbakan’ın da birkaç kez telaffuz ettiği gibi, hükümet çevreleri krizin ardında ‘yargı vesayeti’ arayışları olduğuna ve bunun sadece ulusal değil, uluslararası, hatta küresel boyutlarının varlığına inanıyorlar.

17 Aralık süreci

17 Aralık 2013 günü İstanbul’da düzenlenen ve dört bakanı yerinden eden geniş kapsamlı yolsuzluk operasyonuyla Cemaat ile hükümet arasındaki mesafenin iyice açılıp bir kopuşa yöneldiğini söylemek mümkün. Başbakan bu operasyon üzerine yaptığı ilk konuşmada şöyle dedi: “Arkasına karanlık odakları alanlar, çeteleri alanlar bu ülkeye istikamet çizemezler. Arkasına sermayenin, medyanın gücünü alanlar bu ülkeye istikamet çizemezler. Arkasına Türkiye içinde ve dışında birtakım karanlık çevreleri alanlar, Türkiye’nin istikametiyle oynayamazlar. Ayarlarımızı değiştiremezler. Türkiye üzerinde operasyon yapılacak, ameliyat yapılacak bir ülke değildir. AK Parti iktidarı buna izin vermez.”

Onun bu sözlerinin muhatabı doğrudan Gülen cemaatiydi. Nitekim 17 Aralık süreciyle birlikte taraflar her türlü nezaket kuralını, denge arayışını bir kenara bırakarak, büyük ölçüde psikolojik harekât metotlarıyla yol alan topyekûn bir savaşa giriştiler.

Cemaat ‘en iyi savunma saldırıdır’ taktiğini benimseyerek polis-adliye ekseninde hükümeti rahatsız edecek yeni hamlelere girişti. Özellikle 25 Aralık’taki ikinci büyük operasyonun hedefinde başbakanın bir oğlu ve bir kızı, damadı, çok yakın çevresinden bazı işadamları ve dolayısıyla bizzat kendisi vardı.

Dört bakanın hükümetten gidişine yol açan 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun ardından, Erdoğan ilk kez Gülen cemaatini açıktan hedef alan sert açıklamalar yaptı. Cemaatin paralel devlet yapılanması içinde olduğunu ima etti. (Anadolu Ajansı)

Dört bakanın hükümetten gidişine yol açan 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun ardından, Erdoğan ilk kez Gülen cemaatini açıktan hedef alan sert açıklamalar yaptı. Cemaatin paralel devlet yapılanması içinde olduğunu söyledi. (Anadolu Ajansı)

Hükümet bu ikinci soruşturmayı, savcıyı devre dışı bırakarak rölantiye aldı ancak tam olarak sonlandıramadı. Gülen cemaatinin devlet içindeki yapılanması hakkında ayrıntılı listelerin hazırlandığı söylense de bu yazı yazılana kadarki süreçte iktidar, ülke çapında bazı polis şeflerinin yerlerini değiştirmek dışında etkili bir misillemede bulunmadı. Kuşkusuz bunun en önde gelen nedeni, iktidar partisinin 30 Mart 2014 günü yapılacak olan son derece kritik yerel seçimlere yoğunlaşmak istemesiydi. Ancak peş peşe gelen hamleler nedeniyle ‘devlet içindeki devlet’ yapılanmasının seçim sonrasına ertelenmesi giderek daha da imkânsız bir hal alıyordu.

Zor hedef

Hükümetin hedefi, başta emniyet olmak üzere bürokrasideki ‘devlet içindeki devlet’ yapılanmasını saptamak, etkisizleştirmek ve tasfiye etmek. Şu ana kadarki bilgilerimizden hareketle saptama aşamasının büyük ölçüde tamamlanmış olduğunu çıkartabiliriz. 17 Aralık’tan sonra yapılan bazı atamalarla ‘etkisizleştirme’ açısından da epey yol katedildiği anlaşılıyor fakat hükümet bütün bunlarda başarılı olsa bile tasfiyenin nasıl gerçekleşeceği bir muamma. Çünkü:

1)  Tahminlerin çok ötesinde güçlü bir yapılanma söz konusu.
2)  Bu kadrolaşmanın ciddi bir bölümü AKP iktidarı döneminde yaşandı. Özellikle Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerde bu yapılanmanın önü iyice açıldı, kilit yerleri kontrol etmesine izin verildi. Yapılacak bir tasfiye hareketi, Ergenekon, Balyoz gibi askeri vesayeti sonlandırma amacıyla devreye sokulan dosyaların yeniden ve sil baştan ele alınmasını gerektirebilir.
3)  Hükümetin elinin altında, boşaltmak istediği bütün mevkilere getirebileceği güvenilir kadroları yok.
4)  En önemlisi, böylesine bir topyekûn savaşın (ana)yasal zemininin bulunup bulunmadığı tartışmalı. Hükümet 17 Aralık’tan bu yana demokratik hukuk devletinin evrensel değerleriyle uyumlu olmayan refleksler veriyor. Buna bir de bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlali anlamına gelecek olan ‘cadı avı’ görüntüleri/iddiaları eklenirse işler daha da karışacak.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Al Jazeera Türk dergiyi ipad ve iphone’lardanandroid tabletlerden indirebilirsiniz.

Ruşen Çakır

Ruşen Çakır

Ruşen Çakır gazeteciliğe 1985 yılında Nokta dergisinde başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk ve NTV’de çalıştı. TESEV'de (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programını yönetti. 2002 Aralık ayından beri Vatan gazetesinde yazıyor.
Ruşen Çakır

Latest posts by Ruşen Çakır (see all)