MADALYONUN İKİ YÜZÜ

Türkiye son 10 yılda, dünyanın 17. ekonomisi oldu 1, kişi başı milli gelir iki katına çıktı. 2 Siyasette askeri vesayet kalktı, Kürt sorununda diyalog ön planda. Başörtüsü meclise girdi. Büyüyen, normalleşen Türkiye resmi böyle. Ama Türkiye’nin tek fotoğrafı bu değil.

Semin Gümüşel Güner 

Soğuk kendini hissettirse de, ara ara kendini gösteren güneşin ısıttığı bir Pazar günü. Şehir merkezinden uzakta, geniş asfalt yollar, yüksek binalar, küçük alışveriş merkezleri ve tek tük yeşilliğe rastladığınız, İstanbul’un yeni yerleşim bölgelerinden Başakşehir… Yedi tepeli kente 20 yıl önce gelmiş, dört çocuklu Balay ailesi, dışarıda Pazar kahvaltısında.

Altı kişilik Balay ailesinin hayatı son 10 yılda çok değişmiş. Yaşadıkları birçok sıkıntı çözülmüş. 17 yaşındaki Halil İbrahim (sol başta) lise birinci sınıftayken, okuldan ayrılmış. Şu an hem dışarıdan okuyor hem de çalışıyor. (Eren Aytuğ)

40 yaşındaki anne Münevver Balay, Mardin’in Nusaybin ilçesinde, 11 çocuklu bir ailenin hiç okula gitmemiş kız çocuklarından biri. Aynı gecede hem PKK’dan hem de askerden gelen ani baskınlarla yataklarından fırladıkları zamanlar hâlâ hafızasında. Bugün yaşadığı yere, işine, çocuklarının eğitimine, başörtüsü nedeniyle yaşadığı sorunların artık geride kalışına baktıkça, kendini minnettar hissediyor. “Belki benim minnettarlığım eski dönemi görmüş olmama dayanıyor. Yani bize bunlar anlatılsaydı, hayal derdik, ‘Olmaz öyle bir şey Türkiye’de’ derdik. Ama şu anda bunu yaşıyoruz.”

Balay ailesinin hikâyesi, Türkiye’nin yakın tarihinin de bir yansıması. Urfalı 12 çocuklu bir ailede dünyaya gelen Kemal Balay, babasının bir avuç toprağının kimseye yetmeyeceğini düşünerek okuyor. Konya’da makine mühendisliği eğitiminden sonra, önce aynı yerde öğretmenlik yapıyor, ardından tayini Van’a çıkıyor. Evlendikten sonra da, eşiyle nüfusunun yüzde 85’i göç edenlerden oluşan İstanbul’a doğru yola koyuluyorlar. 1994’te büyük şehirdeki ilk durakları, kentin merkezinden uzak Küçükçekmece. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’a belediye başkanı olduğu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin plansız yapılaşmanın önüne geçmek için kurduğu KİPTAŞ, birkaç sene sonra Balay ailesinin uygun fiyatla ev sahibi olmasına imkân sağlıyor.

“Artık bu ülkede bana her kapı açık.”

Münevver Balay, son on yılda kendi hayatındaki en büyük gelişmenin başörtülü bir kadın olarak kavuştuğu rahatlık olduğunu anlatıyor. “Geçmişten bugüne çok büyük farklar var. Ben örtülü bir kadınım ve çok rahatım. Örtülü olmak, hiç konuşmadan bir etiket giymek demektir. Hemcinslerime bile ulaşamıyordum. Bu, Türkiye’de halklar arasına konulmuş bir setti.”

Münevver Balay için bu otomobilin anlamı büyük. “Ne baba, ne koca parası, tamamen kendi kazancımla aldım.” diyor. (Eren Aytuğ)

Münevver Balay, İstanbul Belediyesi’nin Meslek Edindirme Kursları’nda kuaförlük eğitimi almış. 2010’da da Başakşehir’de ilk dükkânını açmış. Bugün iki dükkânı ve beş çalışanı var. “Hedeflerim vardı. Ama bunları gerçekleştirme imkânını, son 10 yıldaki iktidar döneminde buldum.” diyor. (Eren Aytuğ)

Münevver Balay, İstanbul Belediyesi’nin Meslek Edindirme Kursları’nda kuaförlük eğitimi almış. 2010’da da Başakşehir’de ilk dükkânını açmış. Bugün iki dükkânı ve beş çalışanı var. “Hedeflerim vardı. Ama bunları gerçekleştirme imkânını, son 10 yıldaki iktidar döneminde buldum.” diyor. (EREN AYTUĞ)

Devlet kurumlarında tersliklerle karşılaştığı yıllar geride kalmış. “Artık etiketimden önce beni muhatap alıyorlar.” diyor. Bugün Türkiye’de ona ve çocuklarına her kapının açık olduğunu düşünüyor.

Bu güven duygusu, genç yaşta anne olan ve liseyi dışarıdan bitiren Münevver Balay’ın çocuklarını büyüttükten sonra iş hayatına da atılmasını sağlamış. Önce İSMEK’in (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları) kuaförlük kurslarına gitmiş, ardından 2010’da kendi işini kurmuş. “Bizim bölgedeki ilk kadın kuaförüyüm.” diyor heyecanla. Bugün iki ayrı dükkânı var, yanında beş kişi çalışıyor.

Bugünlere gelebilmesini de hükümetin son 10 yıldaki başarılarına bağlıyor: “Ben girişkendim, hedeflerim vardı. Ama bunları gerçekleştirme imkânını, bu iktidar döneminde buldum.”

Balay ailesi artık Bahçeşehir’e 10 km. mesafedeki yeni yerleşim bölgesi Kayaşehir’de yaşıyor. Münevver Balay “İstanbul’un içine gidip Başakşehir’e döndüğümüzde, bir oh çekip giriyoruz.” diyor. (Eren Aytuğ)

Katsayı sorunu çözülünce 

Ailenin 19 yaşındaki kızı Feyza Nur, eğitim konusunda annesine göre şanslı. Özellikle imam hatipte okumak gibi bir niyeti yokken, aldığı puan Bakırköy Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne yetince, oraya gidiyor. 28 Şubat döneminde temelleri atılan ve binlerce imam hatip öğrencisinin üniversite sınavlarında farklı meslek alanlarına yönelmesi halinde, onları dezavantajlı konuma sokan katsayı sorununun sürdüğü seneler. Ancak Feyza Nur şanslı. 2011’de YÖK’ün düzenlemesiyle bu eşitsizlik ortadan kalkıyor, “Katsayı sorunu çözülünce, istediğim bölüme girdim.” diye anlatıyor o dönemi.

Feyza Nur bugün Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi’nde iç mimarlık okuyor. 16 yaşında girdiği tesettürüyle üniversite okuyabildiği için çok mutlu. “Burası bir İslam ülkesi sonuçta. Bir İslam ülkesinde nasıl başımı örtemem ki?” diyerek ‘İslam ülkesi’ olarak tanımladığı Türkiye’de geçmişte yaşanan sorunları anlamakta güçlük çekiyor. 19 yaşın naifliğiyle Türkiye’de çok sık telaffuz edilen kutuplaşmadan söz ediyor. “İnsanlar çok ufacık çeliştiği noktalarda bile direkt takımlara bölünüyorlar. Böyle olduğu için insanlar arkadaşlık kuramıyor. Çok şey kaçırıldığını düşünüyorum.”

Kutuplaşma değil hoşgörü arttı

Annesine göreyse son yıllarda Türkiye’de kutuplaşma artmadı, her konuda daha hoşgörülü bir konuşma ortamı var. “Eskiden çoğu yerde susuyorduk, bir taraf hep susmak zorunda kalıyordu. Terörün yoğun olduğu dönemlerde, konuşamazdınız. Biraz dilini kontrol edemeyen birisi konuştuğunda, gerginlik olabiliyordu. Güneydoğulu Güneydoğulu’yla konuşamıyordu.”

Askerliğini Güneydoğu’da yapmış, Urfa’da büyümüş, Arap asıllı Kemal Balay için son yıllarda, Türkiye’deki en önemli gelişme, çözüm süreci. “Türkiye’nin en büyük sorunu, vatandaşlarının, yurttaşlarının devletle barışması. Bu barış sağlanırsa, memleketimizin önünde hiç kimse duramaz.” diyor Kemal Bey. Aksi senaryoysa onu çok ürkütüyor, “İşte o zaman bu memleket hiçbir zaman iflah olmaz.”

Feyza Nur bir süre yurtdışında yaşamak, kendi ifadesiyle herkesin Müslüman olmadığı bir ülkede, farklı kültürleri, İslam’a bakışı görmek istiyor. Ney çalıyor, Türk sanat müziği grubu İncesaz’ı ve Ezginin Günlüğü’nü seviyor. (Eren Aytuğ)

Memleketleri Urfa ve Mardin’e sık sık gidip gelen çift, bölgedeki gelişmeyi de gözlemliyor. Münevver Balay’ın bir çocukluk hatırası, bugünkü değişimin göstergesi gibi. “Biraz Türkçe biliyorum diye babaannemi hastaneye ben götürmüştüm. Türkçe konuşamadığı için doktor onu muayene etmeyeceğini söyledi.” Türkçe’yi sonradan öğrenen Balay, bugün TRT-Şeş’te Kürtçe dizi seyrettiğini anlatıyor, “Bu hayaldi bizim için.”

Onlara göre, bölge halkının yaşam standartlarında henüz bir değişiklik yok. Ancak eğitim olanaklarının artması, insanları daha kendine güvenli kılmış. “Eskiden okumak isteyen bir genç kız, köşesinde oturmak zorunda kalabiliyordu. Bugün babası onu üniversiteye kaydettirebiliyor, hatta kızını büyük şehirde yalnız bırakıp dönebiliyor.”

Hava güzelse kahvaltıdan sonraki adres, Başakşehir’in tek yeşil alanı Sular Vadisi. (Eren Aytuğ)

“Şimdiki eğitim sistemi ezberci değil”

Dört çocuklu Balay ailesi, eğitim politikasından da memnun. “Sırf kitaplar bile çok çocuklu bir aile için ciddi paralardı. Çok zorlanıyorduk. Bugün çocuklar okula gidince, kitapları poşetin içinde masalarında duruyor.”

Şu an Başakşehir Belediyesi’nde çalışan Kemal Balay öğrencilik yıllarıyla bugünü karşılaştırıyor. “Eskiden her şey ezbere dayalıydı, şimdiki sistem daha çok görselliğe, anlamaya dayalı. Eğitimde her şey mükemmel olmasa da ciddi gelişmeler var.”

Balay ailesi kendilerine vakit ayırabiliyor. Arap kökenli Kemal Bey Arapça öğreniyor. Münevver Hanım’ın niyeti İngilizce kurslarına başlamak. Dokuz yaşındaki Muhammed Mübin de veteriner olmak istiyor. (Eren Aytuğ)

Son on yılda ciddi değişim yaşanan alanlardan biri de, sağlık. Münevver Balay’a göre, bu alanda devrimler var. “Özeli tercih ettiğim de oluyor ama genel olarak devlet hastanesine gidiyorum. Devlet hastanelerinde özel hastane hizmeti görebiliyorsunuz.” Telefonla randevu alabilmenin, aile hekimlerine her an ulaşabilmenin büyük kolaylık olduğunu söylüyor. Müşterilerinden evde hasta bakımı gibi farklı hizmetlerden faydalananlar olduğunu anlatıyor.

Balay ailesi, İstanbul gibi devasa bir kentte, kurdukları küçük, rahat ve düzenli dünyada, Türkiye’nin gülen yüzünü temsil ediyorlar. Bu fotoğrafı çekip yola devam ediyoruz, Ankara’da başka bir aileyle, başka bir fotoğrafla randevumuz var.

Sincan’da başka bir hayat

Başkentin merkezinden 30 km. uzakta, geniş asfalt yollardan geçerek, düzensiz bir şekilde yükselen rengârenk binaları geride bırakıp Sincan’a varıyoruz.

Birer ailesi son 10 yılın kendilerine kaybettirdiğini düşünüyor. 13 yılllık taşeron işçi Ayşegül Birer işsiz. İki çocuklu aile zar zor geçiniyor. (Eren Aytuğ)

Bozkırın ortasında, yaklaşık 500 bin nüfusuyla, Ankara’nın en kalabalık beşinci ilçesindeyiz. Karı koca taşeron işçi Ayşegül ve Adnan Birer, çocukları Eda ve Arda, alışveriş yaptıkları marketin önünde bizi bekliyor. Bütün aile haftada sadece tek gün bir arada olabiliyor zira anne babanın izin günleri değişebiliyor. Bu hafta o gün Pazar’a denk geldi. 13 yıllık taşeron işçi çift haftanın altı günü çalışıyor ve geçinebilmek için her fırsatta fazla mesai yapıyorlar.

İskenderunlu, 37 yaşındaki Ayşegül Birer, yedi çocuklu bir ailenin ilkokul beşinci sınıfa kadar okuyabilmiş iki kız çocuğundan biri. 12 yıldır temizlik görevlisi olarak çalıştığı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nden Kasım 2013’te 51 arkadaşıyla birlikte çıkarıldı. İşverenin gerekçesi, işçilerin hasta sağlığını hiçe sayarak iş bırakması. İşçilerse, hiçbir söz haklarının olmadığı, yenilenen taşeron firmanın belirlenmesi ihalesinde, çalışma koşullarına yönelik itirazlarını görüşmek üzere rektöre çıktıklarını söylüyor. Şimdi 52 bin lira kredi çekerek satın aldıkları, ipotekli bodrum kat evlerinin, bin 100 liralık aylık taksitlerini nasıl ödeyeceklerini düşünüyor kara kara.

“Taşeron işçilik moderen kölelik”

Birer çifti, son 10 yılda sayıları dört kat artan, yaklaşık bir milyon 600 bin taşeron işçiyle aynı kaderi paylaşıyor. Yani işveren, işçilerin yemek, sigorta, maaş gibi yükümlülükleriyle meşgul olmamak için bu işi topluca bir taşeron şirkete veriyor. Şirkete gerekli ödemeyi yaptıktan sonra da hiçbir şeye karışmıyor. Sıradan bir taşeron işçi üç kişinin yapacağı işi tek başına yapıyor, maaşı asgari ücreti nadiren aşıyor, zaman zaman taşeron firma ‘fazla para alıyorsunuz’ diyerek maaşı indirebiliyor. Yol parası almıyor, yıllık izin rüya olabiliyor. Tazminata hak kazanmaması için 11 aylık bir işçi, kağıt üstünde işten çıkarılıp bir iki gün sonra yeniden işe alınabiliyor. İş tanımları dışındaki angaryalar da cabası. Ayşegül Birer’e göre, taşeron işçilik, ‘moderen kölelik’.

Beklemesi uzun sürse de aile her zaman "En hesaplısı" dedikleri belediye otobüsünü kullanıyor. Sincan'da Ankara'nın merkezine varmak 45 dakika sürüyor.

Beklemesi uzun sürse de aile her zaman “En hesaplısı” dedikleri belediye otobüsünü kullanıyor. Sincan’da Ankara’nın merkezine varmak 45 dakika sürüyor. (Eren Aytuğ)

Aslında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de onunla hemfikir, iki yıl önce yaptığı bir konuşmada da bu tespiti yapmış. “Çalışma saati 12, izin yok, örgütlenme yok, tazminat yok. Kölelik gibi bir yaklaşım var, bunu Çalışma Bakanı olarak söylüyorum.”

Şartları çok zor da olsa, Birer ailesi ekmeğini hep taşeron işçilikten kazanmış. Ayşegül Birer, okumayı çok istese de, kamu işçisi muhafazakâr babanın geçim derdi ve ‘Kız çocuğu okur mu’ zihniyeti, annesinin ‘Yamalı kıyafet giyerim ama çocuklarımı okuturum’ anlayışına galip gelmiş. “Çok sıkıntılı bir çocukluktu bizimkisi.” diye anlatıyor o günleri. Aynı gerginlikleri yaşamamak için, kendi kafa yapısına uygun biriyle evleniyor. Eskişehir doğumlu, endüstri meslek lisesi mezunu Adnan Bey ile yolları 1999’da kesişiyor. Bir gecekonduda başlayan hayata tutunma çabalarını Ankara’da sürdürüyorlar, 2001’de Ankara’ya gelip taşeron işçi olarak çalışmaya başlıyorlar.

Birer ailesi izinli oldukları tek günde, evde biriken işlerle meşgul oluyor. Dışarı çıkacak pek vakitleri olmuyor. Çocuklar bundan şikâyetçi.  Nadiren de olsa, evlerinin yakınındaki Harikalar Diyarı Parkı’na gidiyorlar. (EREN AYTUĞ)

Birer ailesi izinli oldukları tek günde, evde biriken işlerle meşgul oluyor. Dışarı çıkacak pek vakitleri olmuyor. Çocuklar bundan şikâyetçi. Nadiren de olsa, evlerinin yakınındaki Harikalar Diyarı Parkı’na gidiyorlar. (Eren Aytuğ)

10 yaşındaki Arda ve ablası Eda, ailenin servis ücretini ödeyecek gücü olmadığı için okula yakın oturan babaannelerinde kalıyor. Arda, anne babasını özlediğini anlatıyor.(EREN AYTUĞ)

10 yaşındaki Arda ve ablası Eda, ailenin servis ücretini ödeyecek gücü olmadığı için okula yakın oturan babaannelerinde kalıyor. Arda, anne babasını özlediğini anlatıyor. (Eren Aytuğ)

Ayşegül Hanım ilk çocuğu Eda iki yaşındayken, çocuğunu babaannesine bırakıp çeşitli işleri deniyor. Günde en az 12 saat çalıştığı askeriyenin bulaşıkhanesi, Ankara’nın soğuk kışında kaloriferi yanmayan konfeksiyon atölyesi… Bir süre sonra, önce Adnan Birer Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çalışmaya başlıyor, ardından eşi… “Dört yıl burada yıllık izinsiz çalıştım. İki üç ayda bir çeyrek maaş alıyorduk. Acayip borçlanıyorduk.” diyen Ayşegül Hanım zamanla değişenleri de sıralıyor: “DİSK’e bağlı Dev-Sağlık-İş Sendikası’yla tanıştık. Birlikte mücadele etmeyi, haklarımızı öğrendik. Eylem yaptık ve yıllık izin haklarımıza kavuştuk. Maaşlarımızı daha düzenli almaya başladık.” Ancak bu düzelmelerin devamı gelmemiş.

14 yaşındaki Eda, kendi biriktirdiği bayram harçlıklarıyla gitar almış. Ayşegül Birer, öğretmenlerinin çok yetenekli olduğunu söylediği kızını, yol parasını karşılayamadığı için kursa gönderememiş. (Eren Aytuğ)

“10 yıl önce hayatımız daha iyiydi”

Ayşegül Birer “Son 10 yılda ben hiçbir iyileşme göremiyorum.” diyor. Adnan Birer, 10 yıl önce hayatlarının daha iyi olduğunu söylüyor. “O zaman markete gidince, en azından bir et reyonuna uğrayabiliyordun. Şimdi bakamıyorum bile… Ondan sonra ha bire vergiler çoğaldı. Lüks yaşam vergisi adı altında 3-4 sene, 4 ay boyunca, 50 lira 50 lira para kestiler bizden.” Adnan Beyin eline ayda bin 50 lira geçiyor, Ayşegül Hanımınsa işten çıkarılmadan önceki maaşı 950 liraymış. Ailenin servis ücretini verecek gücü yok, evi sürekli ısıtmaya da paraları yetmediği için, çocukların babaannelerinde kalmasını uygun görmüşler. Peki ya çocuklar? “Hayatımdan pek memnun değilim. Babaaennemgilde kalıyoruz biz. Annemgili doğru dürüst göremiyoruz”. Ablası Eda gibi 10 yaşındaki Arda da şikayetçi: “Annem işten atıldı. Çalışıyor olsaydı da yine memnun değilim çünkü maaşları iyi değil. Bir de işleri daha zor. İnsan haklarına aykırı bu.”

Öğretmen olmak isterken, okuyamayan Ayşegül Birer için çocuklarının eğitimi çok önemli. Kızını dershaneye göndermek istediğini, başarılı olduğu için büyük bir indirim almalarına rağmen, o ücreti bile ödeyemediğini anlatıyor. Kitapların ücretsiz olmasından memnunlar ama baba “Okul aidatı var. İlk dönem 75 verdik, yıllık 150 lira…” diye yakınıyor.

14 yaşındaki Eda, kendi biriktirdiği bayram harçlıklarıyla Ayşegül Birer “Bazen pikniğe götürmek istiyorum çocukları, bir hesap yapıyorum, neredeyse bizim bir haftalık masrafımız. Vazgeçiyorum.” diyor. Eşiyse, et reyonuna uğrayamadıklarını söylüyor. (Eren Aytuğ)

Ayşegül Birer karamsar, “Gidişat iyi değil. Endişelerimiz, korkularımız var. Bir annenin en büyük özlemi nedir? Çocuğum okusun, bir mevki kazansın, hayatını kurtarsın. Okumakla bir mevki de kazanılmıyor, geleceği de olmuyor.” diyor. Bazı rakamlar, bu korkuları destekler nitelikte.

Zira Türkiye ekonomisi büyüse de, işsizlik düzeyi yaklaşık yüzde 9-10. Türkiye İstatistik Kurumu’nun Kasım 2013 verilerine göre, genç işsizliği yüzde 18,7’ye çıkmış. Ayşegül Birer, mühendis olduğu halde hastanede hasta hizmetlisi olarak çalışan arkadaşından bahsederek “Benim çocuğum da acaba üniversite bitirse bile, fakülte mezunu arkadaşlarım gibi boş boş dolanacak mı?” diye soruyor. Ayşegül Birer karamsar, “Artık çevreme baktığımda, insanları mutlu, huzurlu görmüyorum.”

“Üç çocuk yap, beş çocuk yap…”

Şu an tek maaşla ailelerini geçindirmeye çalışan Birerlerin en büyük endişesi, ipoteğini ödeyemeyip evlerini kaybetmek. (Eren Aytuğ)

Başbakan’ın çocuk sayısındaki telkinlerinden de rahatsız. Hükümetin çok çocuklu ailelere tanıdığı vergi muafiyetlerini hatırlatarak, insanların manevi olarak da çocuklarına yetebilmeleri gerektiğini hatırlatıyor: “Üç çocuk yap, beş çocuk yap. Ufak bir para o çocuğun hayatını kurtarmayacak. Birine yetişsen, ikinciye yetişemiyorsun. Mesela nereye gitti, kimle gezdi, kimle konuştu? Bunlara da önem vermek lazım. Çocuğu doğur, salla ortaya, böyle yok yani… Bakıyor kadın, beş tane çocuğu var. Altıncıya bakamam, ben onu doğurup da günahına giremem, diyor. ”

“Hiç mi iyi bir şey yok ülkede?”, diye soruyoruz. “Sağlıkta randevulu sistem cidden iyi oldu.” diyor Ayşegül Hanım. Peki ya ücretsiz sağlık hizmetleri? İşte ona hemen itiraz ediyor eşi: “Sağlık bedava da, muayene oluyorsun, ücreti ilaç alırken karşına çıkıyor.”

Ayşegül Hanımın ailesi Suriye’den gelme, Türkmenler… Yıllarca yaşadıkları İskenderun’la bağları hiç kopmamış, her yıl mutlaka şartları zorlayıp memleketlerine gitmeye çalışıyorlar. Memleketlerinin halinden de endişeliler. Adnan Beye göre, Suriye’den gelenler kente yük oluşturmuş, “Ev fiyatları fırlamış gitmiş. Halkın kendi derdi yetmiyormuş gibi bir de Suriyelilerle uğraşıyoruz.” Asayiş sorunlarının da arttığını söylüyor.

Son bir yılda belki de Türkiye’yi en umutlandıran konu olan çözüm sürecine de inanmıyorlar. Ayşegül Hanıma göre, “Hani şu çözüm süreci diyorlar ya, kaç aydır hiç kimse ölmedi, vs… Aslında bu, duraklama devri. Gene parlar gibi geliyor bana…”

Ayşegül Birer hayatlarını ‘hep mücadele’ olarak tanımlıyor. Günün sonunda, büyükler konuşmaktan ve konuşulanlardan yorgun, çocuklar birazdan anne babalarından ayrılacakları için üzgün. Ayşegül ve Adnan Birer’in yüzünde o bitmeyen mücadelenin izleri. Onlar, Türkiye’nin henüz gülemeyen yüzleri.

Al Jazeera Türk dergiyi ipad ve iphone’lardanandroid tabletlerden indirebilirsiniz.

AlJazeera Turk
AlJazeera Turk

Latest posts by AlJazeera Turk (see all)