TÜRKİYE’NİN VESAYET SINAVI

Seçilmiş hükümetin değil, ordunun son sözü esastı. Siyasiler de bunu uzun süre kabul etti. 2002 yılı ‘askeri vesayet’ açısından milat oldu. Bu kez seçilmişler itiraz ediyordu. Sonunda ordu, siyasilere karşı üstünlüğünü kaybetti. Nasıl oldu? 

Türkiye, çok partili parlamenter demokrasiye geçtiği 1950’den itibaren, görüntüsü ve özü arasında derin farklılıklar bulunan bir siyasi sistemle yönetilegeldi. Görünüşte ülkeyi, ‘normal’ bir demokraside olması gerektiği gibi seçilmiş siyasetçiler yönetmekteydi. Fakat gerçekte, seçilmiş siyasetçiler tarafından kurulan hükümetler, seçmen tercihlerinin hiçbir biçimde nüfuz edemediği bazı devlet içi kurumların ve mekanizmaların kontrolü altında tutuluyordu.

İktidar ilk yıllarında özellikle AB sürecini arkasına alarak, askeri vesayeti kıracak bir dizi reform yaptı. (Anadolu Ajansı)

İktidar ilk yıllarında özellikle AB sürecini arkasına alarak, askeri vesayeti kıracak bir dizi reform yaptı. (Anadolu Ajansı)

Siyasi literatürde ‘vesayet’ olarak adlandırılan bu yönetim biçiminin Türkiye versiyonunda ‘vasi’ konumunu esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) işgal ediyordu. Devletin silahlı bürokrasisi, ihtiyaç duyduğunda devlet içindeki öteki ittifaklarını da harekete geçirebiliyordu. Bu denklemin ‘velayet’ altında bulunan aktörü ise seçilmiş siyasetçiler ile -dolaylı olarak- seçmenlerdi. Vesayet denklemi, ‘doğruluğunu’ ve ‘geçerliliğini’ esasen onu var eden gücün silahlı olmasından alıyordu. Fakat denklemin çok uzun bir süre boyunca işlemesinde, seçilmiş siyasetçilerin vesayeti ‘hayırhah’ bir durum olarak algılamalarına yol açan hegemonik etkinin varlığı da inkâr edilemez.

Gerçekten de, siyasetçiler kısmen kadim ordu ve devlet geleneğine dair inançları; kısmen de işbaşına geldikten sonra karşılaştıkları güçle baş edemeyeceklerine dair kaygıları nedeniyle verili sisteme itiraz etmiyor, onun sınırları içinde yönetmeyi kabulleniyorlardı. Tarihte de günümüzde de ancak sayılı örnekleri olan bir sistemden söz ediyoruz.

Bir miktar indirgemeciliği göze alarak tarihte Prusya örneğini hatırlatabiliriz. Bu devlette bakanlık yapmış olan Friedrich von Schrötter’in, yöneticilerinden biri olduğu Prusya devleti için yaptığı tanımlama şöyleydi: “Her devletin bir ordusu vardır, Prusya’da ise devlet ordunundur.”

Ordu vesayetli sistemlerin yirminci yüzyıldaki en tipik temsilcileri arasında Mısır ve Cezayir’i sayabiliriz. Zaten Steven Cook’un ünlü kitabı, Türkiye’nin de dahil olduğu ordu vesayetli üç sistemi konu alır: Yönetmeden Hükmeden Ordular: Türkiye-Mısır-Cezayir (Hayy Kitap, 2008).

Yukarıda da belirttiğim gibi, TSK’ya, hükmetmeden yönetme imkânı veren yegâne faktör, hükmettiği ‘silah’ değildi; doğrudan (siyasetçiler) ve dolaylı (seçmenler) olarak vesayet altında tutulan sivillerin bazen artan bazen azalan ‘rızaları’ da söz konusuydu. Peki, TSK’nın hegemonik gücünü oluşturan bu ‘rıza’ nelerden kaynaklanıyordu?

AK Parti iktidarının ilk yıllarında, ordunun siyasete etkisi hâlâ güçlüydü. Partisi 2002 seçimlerinden yüzde 34,29 oy oranıyla birinci çıkan Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için başbakanlık koltuğuna hemen oturamadı. (Anadolu ajansı)

AK Parti iktidarının ilk yıllarında, ordunun siyasete etkisi hâlâ güçlüydü. Partisi 2002 seçimlerinden yüzde 34,29 oy oranıyla birinci çıkan Recep Tayyip Erdoğan, siyasi yasaklı olduğu için başbakanlık koltuğuna hemen oturamadı. (Anadolu ajansı)

Her şeyden önce, Türk ulus devletinin kuruluşunda yaşanan büyük travmanın günümüze kadar süren izlerinin biçimlendirdiği toplumsal algıdan söz etmeliyiz. Türk ulus devleti, çok kısa bir süre içinde dağılan büyük bir imparatorluğun yıkıntıları üzerine kuruldu. Yaşanan bu travma, sonraki yıllara küçük ulus devletin beka kaygısı ve buradan türeyen (türetilen) korkular olarak taşındı.

Toplum, bu korkuların etkisiyle, böyle korkuların olmadığı ‘normal’ bir demokraside sağlık işareti sayılması gereken her türlü itiraza ve hak arayışına peşin bir kuşkuyla yaklaşıyor, onları kaos alâmeti olarak görüyor, kargaşaya karşı disiplini benimsiyordu. Askerler, toplumdaki bu korkuyu her dönemde ustaca manipüle ettiler. Komünizm, irtica, bölücülük başlıkları bu sayede darbelerin ve siyasete müdahalelerin meşruiyet kalıplarını oluşturabildiler.

 

AKP için 2007, kritik bir yıldı. 27 Nisan gecesi ordu, resmi internet sitesinde bildiri yayınlayarak hükümeti uyardı. Uyarının sebebi ilk kez eşi başörtülü bir ismin, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday olmasıydı. Tarihe e-muhtıra olarak geçen bildiriye hükümet sert yanıt verdi. Ardından erken seçim kararı alındı ve AK Parti seçimden güçlenerek çıktı. (postallar)(Hüseyin Narin/Al Jazeera)

AKP için 2007, kritik bir yıldı. 27 Nisan gecesi ordu, resmi internet sitesinde bildiri yayınlayarak hükümeti uyardı. Uyarının sebebi ilk kez eşi başörtülü bir ismin, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına aday olmasıydı. Tarihe e-muhtıra olarak geçen bildiriye hükümet sert yanıt verdi. Ardından erken seçim kararı alındı ve AK Parti seçimden güçlenerek çıktı. (Hüseyin Narin/Al Jazeera)

TSK’nın ‘vasiliği’nin başka bir meşruiyet kaynağı, askerlerin sivillere olan ‘ahlaki üstünlükleri’ydi. Toplumun geniş kesimleri tarafından da benimsenen bir inanca göre, Türkiye’de sadece kendi çıkarlarını düşünen, yolsuzluklara batmış bir siyasi sınıf karşısında, sadece ülkesini düşünen ve hiçbir kişisel menfaat kaygısı gütmeyen bir askeri sınıf vardı. (Gerçekte toplum ne kadar temiz ya da kirliyse onun içinden çıkmış ordu da o kadar temiz ya da kirliydi ama dediğim gibi, algı böyle değildi.) Toplumun kirinden-pasından arınmış, kendine has bir toplumsal kategori oluşturduğuna inanılan TSK, işte bu ‘ahlaki üstünlüğü’nün kendisine verdiği hakla sivilleri sürekli olarak vesayet altında tutuyor, gerektiğinde de onları darbelerle görevden uzaklaştırıyordu.

Türkiye'de ordu 1960 ve 1980'de iki askeri darbe yaptı. 1971'de muhtırayla hükümeti istifa ettirdi. 28 Şubat 1997 post modern darbesi denen süreçte bugün AK Parti kadrolarının da içinden çıktığı Refah Partisi kapatıldı.  (Anadolu Ajansı)

Türkiye’de ordu 1960 ve 1980’de iki askeri darbe yaptı. 1971’de muhtırayla hükümeti istifa ettirdi. 28 Şubat 1997 post modern darbesi denen süreçte bugün AK Parti kadrolarının da içinden çıktığı Refah Partisi kapatıldı.  (Anadolu Ajansı)

Askeri vesayet rejiminin yarım asır boyunca sürebilmesinde medya da çok önemli bir rol oynadı. Medya normal demokrasilerde toplumun bir parçasıdır ve temel görevi devletin üç kuvvetini (yürütme, yasama, yargı), dördüncü kuvvet olarak toplum adına denetlemektir. Fakat Türkiye’de medya, tarihsel ve ideolojik nedenlerle toplumdan çok devletin bir parçası olageldi; toplumsal talepleri devlete iletmek yerine, devletin ürettiği korkuların taşıyıcılığı görevini üstlendi.

Bu işleviyle medya, toplumu korkular üzerinden siyaseten alıklaştırmayı ve böylece daha kolay yönetebilmeyi amaçlayan vesayetçi güçlerin en büyük yardımcılarından biri oldu. Darbe dönemlerinde medyanın bu işlevi iyice kristalize oluyor, elle tutulur bir hale geliyordu. 28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın, 28 Şubat 1997’deki ünlü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından bir hafta sonra yaptığı “Türk basınıyla iftihar ediyoruz” açıklaması, işte böyle bir kristalize hale işaret ediyordu. (Hürriyet, 6 Mart 1997)

AK Parti 11 yılda üç genel seçimde de oylarını artırdı. Bu, askere karşı duruştaki temel gücünü oluşturdu. (Anadolu Ajansı)

AK Parti 11 yılda üç genel seçimde de oylarını artırdı. Bu, askere karşı duruştaki temel gücünü oluşturdu. (Anadolu Ajansı)

2002’den sonra ne oldu?

Türkiye’de siyasi sistemde gerçekleşen köklü değişiklikler, her zaman Batı’ya uyum çabalarının bir parçası olarak ortaya çıktı (1839’daki Tanzimat, 1876 ve 1908’deki Meşrutiyetler ile 1946’daki çok partili siyasi hayat tecrübeleri).

Askeri vesayetin geriletilmesi süreci de bu tarihin bir parçası olarak tecelli etti. Komünizmin çökmesine kadar (1989), yani Soğuk Savaş boyunca Batı, askerlerin Türkiye’nin siyasi sisteminde belirli bir ağırlığının olmasını, hatta bazı durumlarda ülkeyi onların yönetmesini kendi çıkarları açısından gerekli görüyordu. Fakat 1990’lardan itibaren durum değişti.

Bunun yegâne nedeni Batı’nın stratejik tehlike algısındaki değişiklikler değildi. Artık yalnız dünya kamuoyunda değil, Türkiye kamuoyunda da askerlerin yönetimde ağırlık sahibi olmalarını yadırgayan, giderek de itiraz eden yeni bir demokratik atmosfer oluşmuştu. Bu demokratik atmosfer, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik için yeni bir atak başlatmasının da yolunu açtı. Kamuoyundaki AB desteği o kadar güçlüydü ki, kendi vesayet düzenlerinin sonunu getireceğini bilseler de askerler Türkiye’nin girdiği bu yola açık bir biçimde karşı çıkamıyorlardı.

Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’de iktidara geldiğinde, AB’nin siyasi normlarının benimsenmesiyle askeri vesayetin geriletilmesi arasındaki doğru orantı net bir biçimde çıkmıştı ortaya. AK Parti de doğal olarak ‘AB çıpası’nı bu amaç doğrultusunda kullandı.

Askeri vesayetin geriletilmesinde hükümetin Türkiye’deki medya alanını yeniden düzenleme çabaları da önemli bir rol oynadı. AK Parti iktidara geldiğinde, ağırlıklı olarak ‘devletçi’ olan mevcut medyayla vesayet sistemine karşı mücadele edemeyeceği tespitini yaptı ve 2003’ten itibaren bu medyayı dengeleyici, kendisine yakın yeni bir ‘merkez medya’ yaratmaya girişti. Nitekim geleneksel merkez medyaya paralel olarak oluşturulan yeni merkez medya ‘eski rejim’le mücadelede önemli bir rol oynadı.

Yeni-paralel merkez medyanın yol açtığı yeni sorunlar bu yazının kapsama alanının dışında kalıyor ama bu noktadan hareketle, yazıyı, artık kurulduğu kabul edilen ‘yeni rejim’e dair eleştirileri hatırlatarak bitirmek yerinde olabilir. Bu eleştiriler esasen, AK Parti’nin vesayetin aktörlerini tasfiye ettiği, fakat sistemi koruyup kendisini yeni ‘vasi’ olarak konumlandırmaya çalıştığı noktasında yoğunlaşıyor.

Bu eleştirilerdeki haklılık payları teslim edilse bile, eleştiriyi esnete esnete varılan “AK Parti’nin diktatörlük rejimi” vb. maksimalist değerlendirmeleri ciddiye almak mümkün görünmüyor. Bu çerçevede, siyasi ajitasyonu aşan sakin eleştirilere ve tartışmalara ihtiyacımız var.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Al Jazeera Türk dergiyi ipad ve iphone’lardanandroid tabletlerden indirebilirsiniz.

Alper Görmüş

Alper Görmüş

Alper Görmüş gazeteciliğe 1978'de Aydınlık gazetesinde başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Şu an Türkiye gazetesinde köşe yazarı.
Alper Görmüş

Latest posts by Alper Görmüş (see all)