ÇOCUK KALAMAYANLAR

Atman, Ayşe, Suad, Hasan, Umran, Ömer… Onlar savaşın evlerinden koparıp göç yollarına savurduğu Suriyeli çocuklar. Onları koruyup kollaması, geçindirmesi beklenen aileleri, şimdi çocuklarının getireceği ekmek parasına muhtaç. Çocuklar İstanbul’dan Gaziantep’e, Ankara’dan Adana’ya, tehlikeye, istismara açık, dilini bilmedikleri bir ülkede para kazanmaya çalışıyor.

Onur Burçak Belli

Atman’ı Kilis Çarşısı’nın kalabalık bir caddesinde sigara satan çocuklarla yürürken fark ettik. Küçük bir kutuya çikolata ve bisküvileri dizmiş, önüne çıkan herkese uzatıyordu. Kirli pantolonu belinde durmuyor, sürekli çekiştiriyordu.

Savaş, Atman ve ailesinin yaşadığı Halep’teki Tarık El Bab bölgesini vurunca altı ay önce Kilis’e sığınmışlar. Ailede pasaportu olan birkaç kişi sınır kapısından giriş yapmış. Diğerleri kaçakçılara kişi başı 2000 Suriye lirası (yaklaşık 30 TL) vererek girebilmiş Türkiye’ye. Üç aile, kapıları ortak bir avluya bakan, üç küçük gecekonduya yerleşmiş. Atman’ın ailesinin payına ayda 200 lira kira düşüyor. Ailede çalışabilen çok az kişi var. Atman’ın babası hasta.

Üç Suriyeli ailenin paylaştığı evin kirası 600 TL. Düzenleri tamamen alt üst olan ailelerin temel geçim kaynağı, çalışan çocukları. [EREN AYTUĞ]

Çocuklardan tekstilde katlama işine gidenler, evlerinin kirasını ve faturaları ancak ödeyebiliyor. Diğer masrafların bir kısmı Kilis’te çalışan acil yardım kuruluşlarının kendilerine verdiği yardım çeklerine bakıyor. Ama onlar da son zamanlarda kesilmiş.

Herkes onu Atman diye çağırsa da, gerçek adı Osman Halil. Suriye’den ayrılmak zorunda kalmasalardı, bu sene ilkokula başlamış olacaktı. [EREN AYTUĞ]

Herkes onu Atman diye çağırsa da, gerçek adı Osman Halil. Suriye’den ayrılmak zorunda kalmasalardı, bu sene ilkokula başlamış olacaktı. [EREN AYTUĞ]

Günlük masraflar için yedi yaşındaki Atman, 10 yaşındaki ablası Ayşe ve aynı yaştaki halasının kızı Suad Halef, sokakta çikolata ve bisküvi satıyor. Hepsini satabilirlerse, kişi başı 20 lira civarı kazanıyorlar. Suad’ın annesi “Suriye’de haftada 3000 Suriye Lirası (yaklaşık 40 TL) hepimizi rahat rahat geçindirirdi. Şimdi ekmek masrafını zor karşılıyor.” diyor.

Çocuklar günde iki defa çıkıyor işe. Çarşıya kadar evin işsiz ağabeylerinden biri peşlerinden gidiyor, biraz ortalığı kesip dönüyor. Çocuklar, balarıları gibi insandan insana, dükkândan dükkâna, handan hana dönüp duruyor. Bir ara kaçakçıların merkezi olan, çeşit çeşit sigara kartonları, içi şişkin beyaz çuvalların olduğu bir hana giriyoruz. Birden Suad’ın ortadan kaybolduğunu fark ediyoruz. Ayşe, korkuyla Suad’ı arıyor. Sonra hepimiz Suad’ı arıyoruz korkuyla. O anda daha keskinleşiyor içinde yaşadıkları tehlikenin gerçekliği.

Annesinin, “Ben kızımı gözümden sakınırdım, şimdi elimle sokağa gönderiyorum ekmek kazansın diye. Oysa biz onu geçindirip koruyacaktık. Dünyamızı tersine çevirdiler.” dediği aklıma geliyor o an.

Suad’ı buluyoruz. Ayşe, Suad’ı ortadan kaybolmaması için uyarıyor. Atman’ı da kolundan tutup çıkıyorlar handan. Kaldıkları yerden işe devam ediyorlar.

Türkiye’de 900 bin Suriyeli var

AFAD (Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) Nisan 2014’te Türkiye’deki Suriyeli sayısının 900 bini aştığını açıkladı. 220 bin civarında Suriyeli kamplarda yaşıyor. Geri kalanlar Türkiye’nin her yerinde.

Görüştüğümüz onlarca aileye neden kamplarda kalmadıklarını sorduk. Türkiye’de kamp olduğundan habersiz bir aile dışında hepsinden net iki cevap aldık. İlki şu: “Genç kızlarımız var, kamplarla ilgili çok kötü şeyler duyuyoruz. Bu kadar kızı adamlarla, yabancılarla tıkış tıkış yaşanan bir yere nasıl götürelim. Yazık değil mi? Burada aç da kalırız ama çatımızın altında güvenli olurlar.” İkinci olaraksa “Biz dilenci değiliz. Kimsenin yardımıyla değil, çalışıp hayatımızı kendimiz idare ederek yaşamak istiyoruz.” diyorlar.

Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu’nun (UNICEF) Türkiye temsilcisi Dr. Ayman Abulaban Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun en az yüzde 50’sinin 0-18 yaş aralığında olduğu, bunların da en az üçte birinin okul çağında bulunduğu bilgisini veriyor.

Kilis’te yapılabilecek en kolay iş, kaçakçıların getirdiği ucuz malları sokakta satmak ve çöp ayıklayıcılığı. 12 yaşındaki Umran ve 15’indeki Hasan da ilk yolu seçiyor. [EREN AYTUĞ]

Kilis’te yapılabilecek en kolay iş, kaçakçıların getirdiği ucuz malları sokakta satmak ve çöp ayıklayıcılığı. 12 yaşındaki Umran ve 15’indeki Hasan da ilk yolu seçiyor. [EREN AYTUĞ]

Umran ve Hasan da o üçte birin arasında. Onları ilk defa kocaman kaçak sigara kutularını önlerinden geçenlere doğru şişirirken görüyoruz. “Nerden buldunuz bu sigaraları?” diye soruyorum. Muzip gözlerini bana dikiyor, “Aldık.” “Suriye’den mi alıyorsunuz sigaraları?” “Yok, basajdan.” (pasajdan demek istiyor) “Onlar Suriye’den mi getiriyor?” “Evet kaçak” diyor ve sabırsızca alışverişe getiriyor lafı. Umran Hilal 12, Hasan El Ganim 15 yaşında.

Kilis Çarşısı’nda onlar gibi onlarca çocuk var. Çoğu Halep’ten. Gelenler, kirası nispeten ucuz dükkânları en az iki aile paylaşıyor. Her evde en az 10 kişilik aileler yaşıyor. Kiralar 200 liradan başlıyor. Her ailede en az iki çocuk sokakta çalışıyor.

Umran günün hesabını annesine devrettikten sonra, kucağına yüzüstü sığışıp uyuklamaya başlıyor. Günün en güvenli, en rahat anı belki de bu. [EREN AYTUĞ]

Umran günün hesabını annesine devrettikten sonra, kucağına yüzüstü sığışıp uyuklamaya başlıyor. Günün en güvenli, en rahat anı belki de bu. [EREN AYTUĞ]

Umran’ın ailesi de Halep’in El Müyesserr Mahallesi’nden. Bir apartmanın en altındaki dükkânı kiralayıp yerleşmişler. Ayda 400 lira ödüyorlar. Umran’ın bir ablası 28 yaşında ve kuaförde, diğeri 20 yaşında ve dikim atölyesinde çalışıyor. Atölyede çalışan haftada 100 lira alıyor ama kuafördeki sadece bahşişle çalışıyor. Umran ve Hasan ise haftada 60-70 lira kazanıyor. Bu paranın bir kısmı yeniden sigara almaya ayrılıyor. Kalan anneye veriliyor.

Umran’ın babası Türkiye’de iş bulamıyor. Halep’e gidip tablada sebze satıyor, arada gelip ailesiyle kalıyor. Ailenin iki büyük endişesi var. Biri sürekli Halep’e gidip gelen baba, diğeri hâlâ Suriye ordusunda asker olan ağabey. Umran bir ablasını da amcasının bombalanan evinde kaybetmiş. Anne Şerife, Halep’te yaşanan bu olayı Türkiye’ye gelmelerinin esas nedeni olarak anlatırken ağlıyor. Umran ağlayan annesine sokuluyor.

Sabah oluyor çocuklar yeniden işe çıkıyor. Sigara dolu kutular ve siyah torbalar toparlanıyor. Her gün sabah erken çıkıp, aksam 18.30 gibi eve dönüyorlar. Çalışırken en çok zabıtadan korkuyorlar. Gün boyunca defalarca el şakasına maruz kalıyorlar. Kafalarına vurulması en sıradanı. Kahvede yanına yaklaşan sigaracı çocuğa öfkelenenlerin küfür ve hakaretleriyle de sıkça karşılaşıyorlar.

Akşam eve, çıplak ayaklardaki yırtık terlikleri sürüyerek bitap dönüyorlar. Yemeğin ardından Umran annesinin kucağına yüzüstü sığışıp uyuklamaya başlıyor.

Onları bırakıp devam ediyoruz.

Çöplerin içinde bir çocuk

Ankara’da karşımıza Ömer Hatip çıkıyor. 13’ünde, savaş çıkmasa bu sene sekizinci sınıfta olacakmış. Ailesi Hamalı. Önce Şam’ın bir köyünde, savaşın eli oraya da uzanınca bir süre de Halep’te kalmışlar. O da olmayınca kaçıp Gaziantep’e sığınmışlar. “Antep, Kilis hepsi Suriyeli kaynıyor. İş yok, yer yok.” diyor. Sonunda Ankara’ya varmış yolları.

Kentsel dönüşüm projelerinin devam ettiği, boşaltılan yarı yıkılmış evlerin, Dikmen Vadisi’ndeki tepelere dağınık halde dizildiği mahalleye gelmişler. Ömer’in anne-babasıyla yaşadığı evin aylık kirası 250 lira. Yaklaşık 6 aydır çöplerden kâğıt ve plastik ayıklayan Ömer’in, üçü kız, beşi erkek, sekiz kardeşi var. Ömer ve bir büyük ağabeyi çöp ayıklıyorlar. Bir diğeri de iş oldukça inşaatlarda çalışıyor.

13 yaşındaki Ömer, Hamalı. Okula gitmesi gerek ama o gecenin geç vakitlerine kadar sokaklarda çöp topluyor. [EREN AYTUĞ]

Ömer gibi çöp ayıklayan Suriyeliler bu işin şu an en dezavantajlı grubu. Türkçe bilmedikleri için alıcıyla doğrudan konuşamıyorlar. Ömer topladığı kâğıt, karton ve plastikleri evin arkasında biriktiriyor. Sonra aracılara veriyor. Onlar da toplananların kilosuna göre ayda ya da 1,5 ayda bir ödeme yapıyor. Ömer’in kazandığı para ayda 400-600 lira civarında.

Günde iki defa işe çıkıyor. Öğlen ve akşam. Mesainin ne kadar süreceği belli olmuyor. Savaştan önce okulu ve arkadaşlarıyla mutluymuş. “Burada derslerine devam edebilse, ister miydi?” “Arkadaşlarım yok, onlar yürüdü gitti. Ben geride kaldım. Hayatımın gerisinde.” diyor hiç yüzüme bakmadan. Burada arkadaş edinmemiş. İş dışında dışarı çıkmıyor.

Yer sofrasında akşam yemeği. Ömer'in ailesiyle bir arada olduğu yani çalışmadığı ender zamanlardan biri. [EREN AYTUĞ]

Yer sofrasında akşam yemeği. Ömer’in ailesiyle bir arada olduğu yani çalışmadığı ender zamanlardan biri. [EREN AYTUĞ]

Ömer’in akşam mesaisine eşlik ediyoruz. Bir ara bir caddenin köşesinde birden çekçeği bırakıp, hızla koşmaya başlıyor. Nereye koşuyor diye bakarken karşı taraftan da koşarak aynı yere yönelen uzun boylu, zayıf esmer bir çocuk çıkıyor. İkisi marketin karton ve ambalaj atıklarının yığıldığı küçük bir odaya girmek için yarışıyor. Diğer çocuğun Ömer’e vurduğunu görüyoruz. Araya kapıcı giriyor. Fırsattan istifade, Ömer boyunca kartonu ezip, iç içe geçiriyor. Seri adımlarla çöplerini biriktirdiği çekçeğine doğru gidiyor.

Bizden uzaklaşmaya başlıyor. Devasa apartmanların karanlığında çöplerin arasına dalıyor.

Başkentten sonraki durak Adana. Kent Konseyi’nin Çocuk İşçiliğini İzleme ve Önleme Komitesi Başkanı Amir Akdağ ile buluşuyoruz.

En ağır işler Suriyelilere

Çocuk işçiliği konusunda çalışmaların çok zayıf olduğundan, nedense sıranın bir türlü ‘toplumun en alt tabakası’ olduğunu söylediği bu çocuklara gelmediğinden yakınıyor, “Biz bu memlekette yabani kuşları ayaklarına verici halkası takıp, sokak köpeklerini küpeleyip takip edebiliyoruz, çocuk işçileri takip edemiyoruz.” diyor.

“Şimdi bir de Suriyeli çocuklar, altın da altı olarak katıldı bu gruba. Sanayide kaynak makineleri, berberde makas, tarlada kazma, budama makası kullanıyor. Ama bırakın iletişim kurmayı iş güvenliği uyarılarını bile okuyamıyorlar.”

Mevsimlik tarım işçileri çok zor şartlar altında çalışıyor. Şimdi de bu gruba Suriyeliler de katıldı üstelik daha da kötü koşullarda. [EREN AYTUĞ]

Mevsimlik tarım işçileri çok zor şartlar altında çalışıyor. Şimdi bu gruba Suriyeliler de katıldı üstelik daha da kötü koşullarda. [EREN AYTUĞ]

Suriyeli çocuk işçilerle ilgili sağlıklı bilgi bulmak zor. UNICEF’in Türkiye temsilcisi Dr. Ayman Abulaban “Maalesef bu çocukların durumlarına dair veri, istatistik çalışması mevcut değil.” diyor.

Adana’nın Karataş ilçesi, Tuzla mevkiinde kurulu işçi kampındaki çocuklar da istatistiklerde yok.

Kampa yaklaştığımızı, uzakta mavili beyazlı plastik denizini görünce anlıyoruz. Kampın ilk çarpıcı manzarası eli, yüzü önce güneşten sonra terle karışan tozdan kararmış, saçları kirden yapışmış bebeklerden başlayarak ortalıkta koşuşturan, su ya da odun taşıyan onlarca çocuk. İkincisi, kampın Adana’nın açık kanalizasyon kanalının hemen yanına yerleşmiş olması. Tek temiz su kaynağı, bu kanalın hemen dibinde açılmış bir kuyu.

13 yaşındaki İbrahim’in ailesi kalabalık. Ailenin bütün erkekleri çalışıyor. İbrahim’in yevmiyesi 33 TL. Yetişkinlerse 37,5 TL kazanıyor. [EREN AYTUĞ]

Çoluk çocuk yılın neredeyse tamamında göç ederek yaşayan bu grubun en yeni üyeleri Suriyeliler.

Karşılaştığımız bir aileye tarımda çalışan Suriyeli çocuk işçilerle konuşmak istediğimizi söylüyoruz. Ailenin reisi olduğu anlaşılan 48 yaşındaki Ahmet Cerrah ellerini kaldırıyor, önce etrafımızı saran koca kalabalığı, ardından tüm kampı işaret eden daireler çizerek “Hepsi, hepsi” diye bağırıyor. Sonra 13 yaşındaki İbrahim Cerrah çağrılıyor çadıra. Esmerliğine rağmen yanakları kırmızıya dönüyor, dizi dizi dişleri utangaç gülüşüyle çıkıyor ortaya.

Önce bir araca doluşup Türkiye – Suriye sınırındaki Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelmişler, oradan hemen Konya’ya. Ailenin Hama ve Humus vilayetlerinin arasındaki Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde kendi toprağı da varmış. İbrahim tarlalara yabancı olmasa da hiç tarlada çalışmak zorunda kalmamış. Şimdi en çok tarlada kazma yapmak zoruna gidiyormuş. “Gerçi ona bile razıyım ama artık elciler (Toprak sahipleriyle işçiler arasında aracılık edenlere elci deniyor) bizi işe götürmüyor. Neredeyse bir haftadır hiçbirimiz işe gitmedik.” diye dertleniyor. Elciler Suriyelileri sadece ağır iş ya da fazladan iş olduğunda götürüyorlarmış.

Bu durum İbrahim’in yüzünde bir çaresizlik ifadesiyle yansıyor. “Kazma, kürekle çalışmak çok zor. Ellerim, omuzlarım ve ayağım sürekli sızlıyor.” diyor. Okula dönme fikri uzak bir hayal. Ailesi kalabalık, 10 yaşından itibaren tüm çocuklar ve hasta olmayan büyük erkekler çalışıyor. İbrahim’in tarlada 11 saatlik kazma işine aldığı yevmiye, yani günlük ücret 33 TL. Yetişkinlerinki ise 37,5 TL. Suriye’den de, tarladaki hayatından da bahsetmeyi sevmiyor. Kampta pek fazla arkadaşı da yok. Türkiyelilerin kendilerinden hoşlanmadıklarını, Arapça konuşabilen Urfalı Arapların da kendileriyle çok arkadaşlık etmediğini anlatıyor.

Türkiyeli işçilerin çoğu Suriyelilerin işlerini çaldığını, fiyat kırdığını düşünüyor.

Bugüne kadar özellikle mevsimlik tarımda çocuk emeği üzerine çalışmalar yapan Kalkınma Atölyesi Genel Sekreteri Ertan Karabıyık ve Hayata Destek Derneği ile görüşüyoruz. Her iki kurumdan da mevsimlik tarımda çocukların çok ağır koşullarda yaşadıklarını, gruba henüz katılan Suriyelilere dair şimdilik bir çalışma yapılamadığını öğreniyoruz. Ancak mevsimlik tarım işçisi olan ailelerin çocuklarının çok küçük yaştan itibaren ağır koşullarda çalıştıklarını, herhangi bir hayat güvenceleri olmadığı gibi, okullaşma oranlarının da en alt seviyede olduğunu belirtiyorlar.

Tarım bu çocukların güneşle beraber uyanıp gittikleri tek iş kolu değil. İstanbul Bağcılar’da bir merdiven altı tekstil atölyesi de onlardan birini bulduğumuz yerlerden.

Adana’daki bu kampta sadece mevsimlik işçi olarak çalışan Urfalı Araplar ve Suriyeliler kalıyor. [EREN AYTUĞ]

“Yolda kopmuş ayaklar buluyorduk”

Bodrum katta, zayıf floresan ışıklarının altında, kızlı erkekli yaklaşık 20 kişinin arasında, oradan oraya karınca gibi dolaşırken buluyoruz onu. Muhammed Ahmed 14’ünü yeni bitirmiş. Kapıdan girdiğiniz anda rutubet kokusunun içinize işlediği, tozlu atölyede günde en az 11 saat geçiriyor. Ayda 550 lira kazanıyor. Tüm ailesi Afrin’de. Ailenin en büyük çocuğu o. Halep’te yaşıyorlarmış, savaş kızışınca Afrin’e, akrabalarının köyüne gitmişler. Afrin, Kürtlerin kısa süre önce adıyla özerklik ilan ettikleri, güvenliğin biraz daha iyi sayılabileceği Suriye’nin kuzeyindeki Rojava bölgesinde. Ama hayat olağan akışına dönebilmiş değil. İş bulma imkânı da çok sınırlı.

15 yaşındaki Muhammed Ahmed İstanbul Bağcılar’daki bir tekstil atölyesinde çalışıyor. Günde en az 11 saat geçirdiği iş yerinde, bazen mesaiye kalıyor. Mesainin tek faydası, akşam yemeğini veriyor olmaları. [EREN AYTUĞ]

15 yaşındaki Muhammed Ahmed İstanbul Bağcılar’daki bir tekstil atölyesinde çalışıyor. Günde en az 11 saat geçirdiği iş yerinde, bazen mesaiye kalıyor. Mesainin tek faydası, akşam yemeğini veriyor olmaları. [EREN AYTUĞ]

Muhammed, amcası ve dayısıyla gelmiş İstanbul’a. Bir apartmanın tavan arasına yerleşmişler. Banyosuz, mutfaksız, alçak tavanlı, kirli bir bekâr odasında, kendinden yaşça çok büyük erkeklerle yaşıyor. Halep’ten kaçıp Afrin’e yerleşmek için borç almak zorunda kalmışlar. Şimdi o borçları Muhammed çalışıp ödüyor. Yaşadıkları çatı katının aylık kirası 500 lira. Muhammed her ay 125 lira kira ve faturalardan payına düşeni ödemek durumunda. Zaten maaşından az bir geçim parası ayırıp, kalanı ailesine yolluyor.

Muhammed atölyedeki karşılaşmamızda, “Hayat bizi İstanbul’a getirdi işte.” diyor. Bir arkadaşının “İstanbul’dan bakalım nereye?” sorusuna “Buradan nereye olacak, ölüme.” diye cevap veriyor. Mesai bitimi zili çalıyor. Herkes hızla işi bırakıp, paltolarını giyip, atıyor kendini temiz havaya. Muhammed hâlâ yerleri süpürüyor. Eve dönünce amcasını yemek yaparken buluyoruz. Muhammed yardım etmek üzere amcasının yerini alıyor.

Çıkmadan “Suriye’de ailenin durumu nasıl?” diye soruyorum. “Git de kendi gözlerinle gör.” diyor sakince. Sonra devam ediyor: “Yolda insanların kopmuş ayaklarını buluyorduk, öylesine yürürken. Ölüm her yerde.”

Bu kez Gaziantep’te kamyonların, tamir, torna ve kaynak atölyelerinin, oto yıkamacıların gürültüsünün yanık demir kokusu ve tozla karıştığı kalabalık bir sanayi sitesindeyiz. Yanımızdan el arabasında yağlı simsiyah bir motor parçasını taşıyan küçük, kirli bir çocuk geçiyor. Köşede gördüğümüz oto yıkamacıyla sohbete başlıyoruz. “Burada Suriyeli çocuklar çalışıyormuş.” diye giriyoruz lafa. “Her yerde çalışıyor Suriyeliler. Bende de var iki tane.” diye cevap veriyor.

Bir başka sokağın köşesinde bir oto kaportacısındayız. Muhammed Mirayşi ile tanışıp sohbet ediyoruz. Çalışan Suriyeli çocukları aradığımızı söyleyince, “Benim kardeşim ilerde bir kaportacıda çalışıyor.” diyor. Kaportacıya girdiğimizde önünde bir kamyon, bir de araba park etmiş olan dükkânın çırağı Ahmed Mirayşi’yi bir köşede aletleri temizlerken görüyoruz. Ağabeyinin16 yaşında dediği Ahmed 18 yaşında olduğunu söylüyor bize.

Kaportacıda çalışmaya başlayalı dört ay olmuş. O Türkçe bilmiyor, ustaları da Arapça. “Bütün gün susuyorum, ahraz gibiyim, işaretle anlaşıyoruz. Mecbur değilsek konuşmuyoruz.” diyor

Ahmed haftada 100 lira kazanıyor. Ustasının iyi bir adam olduğunu, ona iş öğrettiğini, yol parası ve öğle yemeği verdiğini söylüyor. Akşam karanlığında onlar eve dönmek üzere yola koyuluyor, biz de arkalarından. Evde bizi anne ve babası karşılıyor. Altı kardeşler, Ahmed en küçükleri. Aile aslen Azazlı ama uzun zamandır Halep’te yaşıyorlarmış.

Gaziantep’teki sanayi bölgesinde, çalışan pek çok Suriyeli var. Ahmed de onlardan biri. Ağabeyi de çalışsa da, maaşları ailenin masraflarını karşılamaya yetmiyor. [EREN AYTUĞ]

Gaziantep’teki sanayi bölgesinde, çalışan pek çok Suriyeli var. Ahmed de onlardan biri. Ağabeyi de çalışsa da, maaşları ailenin masraflarını karşılamaya yetmiyor. [EREN AYTUĞ]

Anneye ayrıca ihtimam gösterildiğini fark edince, hasta olup olmadığını soruyorum. Araya girip, “Biz Türkiye’ye annem için geldik aslında.” diyor. Bir süre önce anne Hasna Mahmud, kızıyla doktordan dönerken yakınına tank bombası düşmüş. Ağır yaralanmış. Şu anda tedavisi Lazkiye’de devam eden kızının da patlamada iki parmağı kopmuş. Annesi önce Halep’te bir hastanede tedavi görüyormuş, ancak anlattıklarına göre hastane muhalifler tarafından bombalanıp yerle bir olunca, baba Ahmed ve Muhammed’e “Gidin bize Türkiye’de kalacak yer, kendinize de iş bulun.” demiş. Annenin tedavisi için yaklaşık sekiz ay önce Gaziantep’e gelmişler.

Ahmed ev bulmakta zorlandıklarını ama önceden gelen bir akrabanın yardımıyla bu eve yerleştiklerini anlatıyor. Eve her ay 450 TL kira ödüyorlar. İki kardeşin maaşı kira ve masrafları karşılamaya yetmiyor. Baba uzun süre iş aramış ama yaşlı olduğu için bulamamış.

Akşam yemeği hazırlanıyor, yerde sofranın etrafında toplanıyoruz. Yemek bitince Ahmed sessizce köşeye çekiliyor. İzin istiyoruz, toparlanıp çıkıyoruz. Kapıya kadar geliyor, nezaketle uğurluyor bizi apartman kapısından. “İnşallah Suriye’ye döneriz selametle, orada gelin ziyarete, sizi daha iyi ağırlayalım.” diyor. Veda ederken “İnşallah” diyebiliyoruz sadece.

Grafikli anlatımlar ve interaktif sunumların da yer aldığı, Al Jazeera Türk dergi özel uygulamasını iPad ve iPhone’lardan , Android tabletlerden indirebilirsiniz.

AlJazeera Turk
AlJazeera Turk

Latest posts by AlJazeera Turk (see all)