SENDİKALARIN VAZİYETİ: KARAMSAR AMA ÇARESİZ DEĞİL

“Sendikalar işçinin değil patronun yanında.” Özellikle Soma faciasının ardında en sık duyulan cümleydi bu. Türkiye’nin 60 yıllık bir sendika geleneği var ama özellikle 12 Eylül darbesi, sendikaların özgürlükçü yapılarına büyük zarar verdi. Bugün de izleri sürüyor.

Dünyada 1970’ler sonrası gündeme gelen sendikal kriz Türkiye’de 12 Eylül Darbesi’nin özel etkileri de eklenince çok daha ağır biçimde yaşandı. Darbe sonrası her açıdan emek hareketine düşman bir iklimin oluşmasının yansıra yapılan yasal düzenlemelerle sendikal hareket tam bir cendere altına alındı. Sendikaların yaşam enerjileri, içsel dinamikleri ve demokratik yapılanmaları; son derece ayrıntılı düzenlemeler getiren sınırlayıcı, yasaklayıcı yasal mevzuat ile kurutuldu, donduruldu. 12 Eylül rejimi ‘güçlü sendikacılık’ şiarıyla oluşturduğu yüksek barajlarla, aşırı merkezi, otoriter, bürokratik, şişkin ama güçsüz yapılar yarattı.

 

Taksim’de 1 Mayıs kutlanmasına 32 yıl sonra ilk kez 2010’da izin verildi. [CİHAN]

Taksim’de 1 Mayıs kutlanmasına 32 yıl sonra ilk kez 2010’da izin verildi. [CİHAN]

Hem kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla üretim süreçlerinde yaşanan köklü değişimlerin hem de yeni oluşturulan baskıcı rejimin yarattığı çifte kriz altında sendikalar büyük ölçüde bir biçimde varlıklarını sürdürme mücadelesine mahkûm oldu. Kökleri 1950’lere uzanan ama esasen 1970’lerde hâkim hale gelen mücadeleci, ilerici sendikal gelenek nehrinin taşıdığı birikimin bu ortamda büyük ölçüde kurutulmuş olması da; uzlaşmacı, statükocu geleneğin hâkim hale gelmesine neden oldu.

Tüm bunların sonucu Türkiye sendikalarının büyük bölümünün derin bir yabancılaşma içine girmesiydi.

Son yasal düzenlemeden önce, sendika temsilcileri yalnızca merkez tarafından atama yoluyla göreve geliyordu. Şimdi seçim seçeneği getirildi. [İLKER TAŞ/AL JAZEERA]

Son yasal düzenlemeden önce, sendika temsilcileri yalnızca merkez tarafından atama yoluyla göreve geliyordu. Şimdi seçim seçeneği getirildi. [İLKER TAŞ/AL JAZEERA]

İşçi hakları davasına, üyelerine, demokrasi mücadelesine, evrensel sendikal ilkelere yabancılaşmış bu yapının 1980’ler sonrası çok yüksek özgüven ve saldırgan strateji ile hareket eden sermaye sınıfı karşısında tutunması da giderek zorlaştı.

Türkiye sermayesi art arda gelen iktidarların örtük ve açık desteğiyle, kabuk halini almış sendikal yapılara karşı yürüttükleri sert, tavizsiz mücadelede sürekli mevzi kazandı. Özel sektörde özellikle 1990’ların ortalarından itibaren başlayan sendikasızlaştırma girişimleri, 1990’lar ve 2000’ler boyunca kamuda yoğunlaşan özelleştirme ve güvencesizleştirme süreçleriyle birleşerek sendikal örgütlenme düzeyini aşağılara indirdi. Geldiğimiz noktada yüzde 10’u bulamayan bir örgütlülük düzeyi ile karşı karşıyayız.

Ana gövdesi kamuda örgütlü olan sendikal hareketin bu hızlı erozyonu ve örgütlenme öncelikli modellere geçme gerekliliğini fark etmesi hayli geç oldu. Sendikalar yukarıda çok genel hatlarıyla özetlediğimiz süreç içinde oluşmuş hantal, ağır yapıları ile şu anda ülke koşullarının gerektirdiği sert, uzun soluklu, riskli örgütlenme pratiklerine girişmekte zorlandılar. Ancak bir biçimde varlıklarını da korumak durumundaydılar. Üyeleriyle yaşadıkları yabancılaşma, onları harekete geçirerek, taban dinamiklerine dayanarak çalışma yürütmelerine engel oluyordu. Bu durumda sendika merkezleri örgütlülüklerini büyük ölçüde işverenlerle iyi ilişkiler kurarak, hassas dengeleri gözeterek, uyumlu profil çizerek devam ettirmeye yöneldi.

Türkiye’de sendikaların çoğu işçi haklarına yeterince sahip çıkmamakla eleştiriliyor. [ANADOLU AJANSI]

Türkiye’de sendikaların çoğu işçi haklarına yeterince sahip çıkmamakla eleştiriliyor. [ANADOLU AJANSI]

Kuşkusuz bu örgütlülüğün bir biçimde devamını sağlamakla beraber ağır bir bağımlılık yaratarak sendikal çürümeyi daha da derinleştirdi. Üyelerinin taleplerinden çok işverenlerin ekonomik rasyonellerini gözeten, işyerini bütünüyle işverenin hâkimiyet alanı olarak kabullenip toplu sözleşmedeki sınırlı ücret atışlarına odaklanan bir sendikacılık pratiği yerleşti.

Bu bir kısır döngü. Böylece iş yerlerinde bir biçimde korunan örgütlülüğün, sayısal çoğunluğun bedeli, yabancılaşmanın daha da derinleşmesi oluyor. Sendikal etkinliğin işyerlerinden dışarıya taşınması, sendikal demokrasinin tabanını da zayıflatan bir unsur. İş yerlerinde kök salamayan, kendilerini üyelerinin dinamizmine dayanarak orada yeniden üretemeyen sendikalar için seçme ve seçilme süreçleri büyük ölçüde şekli bir demokrasinin yerleşmesine neden oluyor. İş yerlerindeki sendika temsilcilerinin, sendikanın genel politikalarını oraya taşıyan, öte yandan iş yerlerindeki üyelerin talep ve beklentilerini de sendika merkezlerine ileten kadrolar olduğunu söylemek hayli zor. Zaten temsilciler birçok sendikada merkez tarafından atanarak göreve geliyorlar. Yakın zamanda yapılan yasal değişikliğe kadar mevzuatta atama tek seçenekti. Bunu aşmak isteyen sendikalar ise temsilci seçimleri yapıyor ve sonra seçilmişleri atıyorlardı. Şimdi seçim yasada da yer verilen bir seçenek. Bu konuda sendika tüzükleri belirleyici.

Ocak 2014 itibariyle Türkiye'de sendikalı işçi sayısı 1 milyon 96 bin 540. [CİHAN]

Ocak 2014 itibariyle Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 1 milyon 96 bin 540. [CİHAN]

Ancak pratikte, iş yerlerindeki temsilcilerin çoğu kez ya doğrudan ya da göstermelik seçimlerle fiilen atandığı görülüyor. Yalnızca temsilciler değil, iş yerlerinden seçilen kongre delegelerinin de büyük ölçüde şubenin/genel merkezin hazırladığı listeler üzerinden ‘seçtirilenler’ olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Sendikalarda otoriterleşme

Anlatılanlar sendika içi demokrasi piramidinin tabanının sağlam olmadığını gösteriyor. Taban sağlam olmadığında piramidin tepesine gidildikçe demokratik nitelik daha da zayıflıyor ve hemen her şeyi belirleyen bir genel merkez yönetimi, hatta bazı vakalarda bir tür diktatoryal genel başkan, piramidin en tepesine yerleşiyor.

Sözünü ettiğimiz sorunlar farklı dünya görüşlerini paylaşan sendikacılar ve sendikalar için geçerli ortak bir kültürle ilgili.

Toplumsal ve siyasi kültürümüzün otoriter yapısıyla paralel olduğunu da eklemek gerek. Paylaşılan bu ortak kültürün içinde yetişen kadrolar zaten başka örnekler göremediklerinden benzer pratikleri, refleksleri yeniden ve yeniden üreterek belli bir sendikacılık modelini ayakta tutuyor.

12 Eylül döneminin çalışma yasalarına getirilen temel eleştirilerden bazıları da sendikaların iç işleyişlerine, yapılarına getirilen sıkı düzenlemelerdi. 6356 sayılı son yasa aslında bu alanda belli bir serbestlik sağlamış görünüyor. Daha önce yasayla ayrıntılı olarak düzenlenen birçok husus artık sendikaların tüzüklerine bırakılmış durumda. İlk anda olumlu görünen bu durum Türkiye sendikalarının mevcut vaziyetini bilenlerde endişe de yaratıyor. Çünkü aşağıdan yukarıya sendikal seçim süreçlerini yöneterek kendi belirlediği delege profiliyle genel kurulu oluşturan merkezlerin buralarda oluşturulacak tüzüklerle ya da merkez yönetim kurullarına devredilen yetkileri kullanarak oligarşik bir yapıyı sürdürmelerinin şimdi daha da fazla olanağı doğmuş durumda.

Ankara Sıhhiye Meydanı'nda 1 Mayıs kutlamaları. [ANADOLU AJANSI]

Ankara Sıhhiye Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamaları. [ANADOLU AJANSI]

Nitekim endişeleri haklı kılan pek çok örnek olay medyaya yansıyor ve zaten sendikalara/sendikacılara karşı hayli olumsuz yargılarla örülü kamuoyunda daha da saygınlık kaybetmiş bir sendika algısı, yerini sağlamlaştırıyor. Böylece ‘güçlü sendikacılık’ yaratmak adına aşırı merkezileşmiş yapılar yaratan rejim, yasalardaki değişikliklere rağmen sendikal yabancılaşma döngüsünün devamına neden oluyor.

Yukarıda genel hatlarıyla çizilen tablonun karamsar olduğu açık. Ancak aslında Türkiye gibi dinamik, işçi sınıfının hızlı bir nicel ve nitel gelişim yaşadığı, toplumsal mücadeleler tarihi küçümsenemeyecek bir coğrafyada tablonun değişmesi için de çok neden var.

: Bu kare 2011'den. Hava-iş sendikası üyeleri Sabiha Gökçen Havalimanı'nda çalışan 351 sendikalı arkadaşlarının işlerine son verilmesini protesto ediyor. [ANADOLU AJANSI]

: Bu kare 2011’den. Hava-İş Sendikası üyeleri Sabiha Gökçen Havalimanı’nda çalışan 351 sendikalı arkadaşlarının işlerine son verilmesini protesto ediyor. [ANADOLU AJANSI]

Sendikal hareketi yakından izleyenler için bunun ipuçlarını da görmek mümkün. Şu an için işçi sınıfının öncelikle yapabildiği şey sendika değiştirmek. Yakın zamanda birçok iş yerinde işçiler kendilerini sendikal süreçlerden dışlayan sendikalarına karşı, çoğu kez ciddi riskleri de göze alarak, bayrak açtılar. Genellikle aynı iş kolunda farklı konfederasyona bağlı bir sendikaya üye olmak üzere topluca istifa ettiler ve pek çoğu yoğun işveren baskısı, işten çıkarılma, tehdit vb. ile karşılaştılar.

Buna karşın bu türden arayışlar ve zaman zaman da girişimler devam ediyor. Yine kendi iradeleri dışında imzalanan toplu sözleşmelere karşı eyleme geçen, sözleşmeleri protesto eden birçok sendika üyesi oldu. Sendikalarına rağmen direnişler, eylemler yapan üyelerin haberleri giderek artıyor. Sendika tabanında değişim için gruplar oluşturan, yeni bir sendikacılık anlayışını savunarak yönetime gelmeyi hedefleyenler de oldu ve bazıları işverenlerle sendikanın işbirliği içinde yaptıkları operasyonlarla işlerinden bile oldular.

Uzatmadan söyleyecek olursak günümüz Türkiye’sinde ana akım sendikaların tabanlarında, ağırlıkla iş yeri temelli arayışların ve çıkışların yoğunlaştığını tespit edebiliriz. Biz bu eğilimin güçleneceğini ve yaygınlaşacağını düşünüyoruz. Yani bir anlamda sendikalar çürümeyle kabuğunu çatlatma arayışlarını bir arada yaşıyorlar ve önümüzdeki yıllar resmi daha netleştirecek.

1990'ların ve 2000'lerin özelleştirme politikaları sendikaları güçsüzleştirdi. [ANADOLU AJANSI]

1990’ların ve 2000’lerin özelleştirme politikaları sendikaları güçsüzleştirdi. [ANADOLU AJANSI]

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kapitalizmin yeniden yapılanmasına örgütlenme modelleri bağlamında da uyum sağlayamayan sendikalarımızda bu yönde de ciddi kırılmalar ve arayışlar olduğunu görebiliyoruz. Ana akımın dışında, ağırlıklı olarak güvencesiz emek kesimlerine yönelmiş, fiili, meşru bir sendikal mücadele tarzıyla kendisini var etmeye çalışan örgütlenmeler günümüz işçi hareketinin dinamosu niteliğini de taşıyor çoğu kez. Yalnızca onlar değil ana akım sendikalardan da, bir yandan hantal bürokratik yapılarının getirdiği engellerle cebelleşerek değişmeye, örgütlenme hamlelerine girişenler var. Deneyimler birikiyor ancak temel sorun bunların birbirleriyle yeterince buluşmaması ve sonuç alıcı, daha genel bir düzeyde dayanışmanın yaratılamaması.

Öte yandan hem sendikal demokrasinin derinleştirilmesi, hem de örgütlenmenin geliştirilmesi için başta ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) olmak üzere uluslararası yapıların oluşturduğu ulus üstü çalışma normlarının; yasal düzenlemeleri, yargı süreçlerini, içtihatları ve sendikal politikaları daha etkili biçimde belirlemesi gerekiyor. Barajlarla, yasaklarla, sınırlamalarla dolu mevzuatın iktidarların inisiyatifleriyle, bir günde ve birdenbire değişmesi mümkün olmadığına göre; bu normları temel alan yargı kararlarının artması, bu normları dayanak alan sendikal eylemlerin yaşama geçirilmesi hayati önem taşıyor. Sendikaların ve sendikacıların da cesurca, 12 Eylül’ün işlevi kalmamış, çürümeye neden olan koruma duvarlarının ardından çıkarak evrensel normlar zemininde özgür sendikacılık için ileriye atılması gerekiyor. Türkiye’de sendikaların tepesinde asılı karamsarlık bulutlarını dağıtmak için olanaklar da enerji de çok, gerekli olansa irade.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Grafikli anlatımlar ve interaktif sunumların da yer aldığı, Al Jazeera Türk dergi özel uygulamasını iPad ve iPhone’lardan Android tabletlerden indirebilirsiniz.

Hakan Koçak

Hakan Koçak

Hakan Koçak, Kocaeli Üniversitesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü'nde yardımcı doçent. Çalışma sosyolojisi, emek ve işçi hareketleri tarihi ve sendikalar üzerine akademik çalışmaları, dergi ve kitap makaleleri var. Koçak, Petrol-İş Sendikası’nın eğitim ve örgütlenme servislerinde, DİSK-AR Danışma Meclisi'nde görev yaptı.
Hakan Koçak

Latest posts by Hakan Koçak (see all)