FATİNA, FEYZA, ŞEMS, SOPHIE…

Zorlu coğrafyalardan, savaşlardan kaçıp Türkiye’ye sığınmışlar. Yaşadıkları bir ölüm-kalım meselesi. İçlerinden kimi kaçak, kimi sığınmacı.

Bilge Egemen, Eren Aytuğ, Barış Tekin

Şems Al Ahmad

70 yaşında, Suriye Halep'ten. [EREN AYTUĞ]

70 yaşında, Suriye Halep’ten. [EREN AYTUĞ]

“Kocamın evde bir köşesi vardı. Başka yere oturmazdı. Severdi çünkü köşesini. Yorulup, yaşlanıp inşaat işçiliğini bıraktığı gün oraya bir oturdu bir daha da kalkmadı. Evin ve onun tepesine bomba düştüğünde yine aynı yerde oturuyordu herhalde. Eve döndüğümde ev yoktu, köşesi de, kocam da. O gün torunum Abbas (16) battaniye satmaya çıkmıştı. Halep’te battaniye hep satar, savaşta da barışta da. Kızlarım da yoktu o gün evde. İyi adamdı, öldü gitti işte. Suriye’de ölen ölene.”

Suriye’de Mart 2011’de, Beşar Esed yönetimine karşı protestolara, güvenlik güçlerinin müdahalesiyle başlayan olaylar iç savaşa döndü. 4 yılda 220 bin kişi öldü, 7,6 milyon insan ülke içinde yerinden oldu, 4 milyondan fazla insan komşu ülkelere sığındı.[1]

Şems Al Ahmed ikinci istatistiğe dâhil olanlardan.

“Akrabalardan biz kalanlar ‘kaçalım’ dedik. Bir ay önce, dört aile bindik otobüse. Hepsi amca çocukları. Önce Urfa’ya geldik. İş yok, güç yok, ekmek yok. Bir hafta sonra baktık Suriye’den kaçan İstanbul’a gidiyor. ‘Büyük şehir iş bulur belki çocuklar.’ dedik biz de geldik.”

Garajda otobüsten indiklerinde kalakalmışlar, nereye gideceklerini şaşırmışlar. “En kötüsü dil yok, kimseye dert anlatamıyoruz. Suriye’den gelen Türkmen bir adam yanaştı yanımıza. Hem Türkçe konuşuyor, hem Arapça. Allah razı olsun, bizi işte bu Küçükkapı’daki (İstanbul) eve getirdi.”

Eskiden bekâr odaları olarak kiraya verilen, beş katlı apartmanın her katında sekiz oda var. Bir de ortak bir tuvalet, banyo. Odalardan birini Şems tutmuş. Günlüğü 30 lira. Torunu ve iki kızıyla burada yaşıyor. Binada çoğunlukla Suriyeliler ve Bulgaristan’dan gelen Romanlar var.

“Şu karşı odada kalan Sabha, amcamın torunu. 40 yaşında. Onun da kocası inşaat işçisiydi. Adam bir gün evden çıktı bir daha da dönmedi. 5 aydır haber alamıyor. Suriye’deyken kaybetti onu. Ne yapsın? O da çocuklarını alıp bizimle geldi. 10, 8 ve 1 yaşında üç çocuğu var. Büyük kızlar şu anda odada değil. Trafiğe çıktılar su satmaya. Allah’a emanet sabahtan akşama arabaların arasında dolaşıyor kızlar. Bir yaşında olanı da benim kızlar dilenmeye çıkarken kucaklayıp götürdü.

Yan odada kalan Fatima da akrabam. 20 yaşında daha. Kocası Özgür Suriye Ordusu’na katılmış. Uzun zamandır hiç haber yok. Öldü herhalde. 4 ve 2 yaşında kızları ve 5 aylık oğluyla Fatima da bizimle geldi Türkiye’ye.

Çoluk çocuk hepimiz sabahtan akşama dileniyoruz. Başka ne yapabiliriz sen söyle? Torunum Abbas çalışsa, nerede çalışacak? Türkçe bilmiyor bir kere. Çalışması zaten yasak.

Dilenmek de yasak. Sabah çıkıyoruz evden hepimiz, Eminönü’ne dağılıyoruz. Polisler kovaladıkça yer değiştiriyoruz. Yağmurlu havalarda şu alt geçidin merdivenlerinde dileniyorum. Ayakta çok uzun duramıyorum. Günlük kirayı çıkarırsak seviniyoruz. Üstüne yemek parası o kesin değil. Her zaman çıkmıyor.

Bacaklarım ağrıyor, kalp hastasıyım. Bıktım artık bıktım! ‘Savaş bitse de dönsek vatanımıza.’ diyoruz devamlı. Peki ihtimal var mı? Bu savaş biter mi? Bence yok. Ölüp gideceğim ben bu sokaklarda biliyorum.

Kadın olmak mı? Ne kadını? Ben insanlığımı unuttum. Adımı söyledim mi size? Adım Şems (Güneş) benim. Ama bu dünyada güneş yüzü göremedim.”

Sophie

25 yaşında, Uganda Kampala'dan. [EREN AYTUĞ]

25 yaşında, Uganda Kampala’dan. [EREN AYTUĞ]

“Adıma Sophie diyelim. 25 yaşındayım ve Ugandalıyım. Fotoğrafımı çekebilirsiniz ama gerçek adımı söylemeyeceğim. Çünkü Türkiye’de kaçağım. 2 yıl önce 15 günlük turist vizesiyle geldim buraya, açlıktan ölmemek için. Bir gün güneydeki bütün fakirler toplanıp zengin kuzeye yürürse dünya ters döner mi acaba diye sık sık düşünürüm.”

1894’te Britanya himayesi, 1962’de bağımsızlık, 1971-1979 İdi Amin’in diktatörlüğü yani baskı, işkence ve 300 bin cinayetin işlendiği dönem. Doğu Afrika ülkesi, 35 milyon nüfusa sahip Uganda, uzun yıllar iç savaşlar, insan hakları ihlalleri ve ekonomik krizlerle uğraşıyor. 1980’den bu yana daha istikrarlı olmaya çalışsa da 2000’lerde de krizler sürüyor.

Sophie’nin Türkiye’ye gelme nedeni ekonomik. İş bulabilme, para kazanma, ‘insan’ gibi yaşayabilme hayali: “Mecburen geldim Türkiye’ye. Uganda’da üniversitede muhasebe okuyordum. Parasızlıktan bırakmak zorunda kaldım. Okuyamıyordum, iş bulamıyordum. Açtım. Türkiye’ye gelir gelmez kendimi bir tekstil fabrikasında buldum. Gelmeden işim hazırdı zaten. Ne büyük mutluluk! Çünkü ağabeyim ve kuzenim benden önce gelmişlerdi buraya. İşimi ayarlamışlardı.

Sonra bir evde bakıcı olarak çalıştım. Çok yoruldum. Kötü olmasaydı o insanlar işi bırakmazdım. Ama bıraktım. Uyumak, dinlenmek için bile vakit vermiyorlardı bana. Makine gibiydim.

Sonra yine tekstil fabrikası. Sabah 8.30’dan akşam 19.30’a kadar pantolon üretiyoruz. Maaşım 300 dolar. Sırf bizim fabrikada benim gibi 25 Afrikalı çalışıyor. Çalışma iznimiz yok, kaçağız. Ucuza çalıştığımız için bizi tercih ediyorlar. Sırf bu yüzden sömürülen tanıdıklarım var. Bazen aylarca çalışıp, para almadan kovuluyorlar. Gidip şikâyet edemezsin çünkü kaçaksın ve çalışma iznin yok.

Aslında biz yeni sayılırız Türkiye’de. Bir arkadaşım var, üç yıl önce gelmiş Türkiye’ye ve o sırada buraya gelen dördüncü Ugandalıymış. Şu sıralar yaklaşık 500 kişiyiz. Kişiler sürekli değişiyor. Gidenler, gelenler, geri dönenler, başka ülkelere gidenler…

Başka ülkelere kaçak yollarla gidenler oluyor. Ama bilmiyoruz, hedeflerine varıyorlar mı yoksa yolda ölüyorlar mı?

Kazandığım parayla yaşamaya çalışıyorum. Beş kişi bir evde kalıyoruz. Kiramız 500 lira. 100 lira gitti kiraya. Bir de Uganda’da teyzeme, babama para yolluyorum. Çünkü teyzem bakıyor kızıma. Kızım üç yaşında.”

“Seni tanıyor mu?” diyorum, “Tanıyor, tanımaz mı? Telefondan. Sık sık arıyorum onu.”

Babasını sorunca, “Onun hakkında konuşmak istemiyorum.” diyor ve anlatmaya devam ediyor.

“Annem Amerika’da. Gitmeyi başardı o. Ama ne yapıyor orada, inanın bilmiyorum. Bizi polis durdurmuyor sokaklarda. Durdursa atılırız buradan dışarıya. Ama ayırımcılık ne demek biliyorsunuz değil mi? ‘Zenci’ diyorlar, ayırımcılık yapıyorlar bize bazen. Birisi bir kere köpeğini salmış yolda yürürken arkadaşımın üzerine. Zenci diye. Ama bilmiyoruz tabii, o Türk müydü? Yoksa burada yaşayan bizim gibi bir yabancı mı?

Emlakçılar bile kandırıyor bizi. Çok kötü evler veriyorlar. Depozito, iki aylık kira alıyorlar, sonra aldıklarını geri vermeden atıyorlar bizi. Kime gidersin? Gidemezsin, kaçaksın.

Buradaki Ugandalı kadınlar üç iş yapıyor İstanbul’da. Ya fabrikada çalışıyorlar benim gibi, ya çocuk bakıcılığı yapıyorlar ya da gece sokağa çıkıp fahişelik.

Uganda’nın tarihine bir bakın. Çok yakın zamanda çok şeyler oldu. İngiltere sömürgesinden kurtulup bağımsız olmamız da, diktatörlük yaşamamız da, yarım milyon insanın ölmesi de çok yakın.

Hastalandığımızda ne oluyor biliyor musunuz? Üç kat para ödüyoruz. Kaçağız çünkü.

Gelme nedenimiz ya ekonomik ya da politik.

Türkiye’ye gelirken hayalim, burada okulumu devam ettirmekti. Ettiremedim, bunun yollarına bile bakamadım. Kaçakken nasıl bakarım?

Artık şimdi tek hayalim iyi bir iş. İyi bir iş biliyor musun? Biliyorsan, duyduysan buradayım. Bana söylemen yeter.”

Fatina Tevfik Süleyman

49 yaşında, Filistin Gazze'den. [BARIŞ TEKİN]

49 yaşında, Filistin Gazze’den. [BARIŞ TEKİN]

O gün İsrail askerlerinin niyeti Gazze’den bir Filistinliyi yakalamakmış. Onu yakalamak için 25 evi bombalamışlar. Çoluk çocuk, kadın, erkek onlarca kişi, o bir kişinin yanında yanmış. Onlar hedef değil, detaymış. Fatina’nın kocası da ölenler arasındaymış. Fatina o gün 77 günlük bebeği, ilk çocuğu Yahya kucağındayken dul kalmış, 25 evlik harabeye bakakalmış. Yıl 1993, Fatina 27 yaşındaymış.

“Doğma, büyüme Gazzeliyim. Yaşadığım hayata, başka ülkelerde ‘hayat’ derler mi bilmiyorum. Savaşın, yokluğun, acının, ölümün, bombanın, silahın sıradanlaştığı bir hayat. En azından Gazze için çok sıradan. Öncesi de korkunçtu ama İsrail 2007’de Gazze’yi ablukaya alınca daha da korkunçlaştı. ”

Fatina’nın kocası, daha yeni nişanlanmışlarken ve Fatina henüz 17’yken girmiş hapse. “Gazze’nin tüm gençleri için hapse girmek de sıradandı.” diyor. Fatina beş yıl beklemiş nişanlısını. Çıkar çıkmaz evlenmişler. Sonra yine alınmış, salınmış. Bombardımanda öldüğünde de yeni çıkmış hapisten.

“Kocamı çok sevdim, bir daha evlenmedim. Oğluma hem anne oldum, hem baba. Hem de bir yandan da ilahiyat eğitimimi tamamladım. Sonra öğretmenlik yaptım. Biz Filistinliler için dünyanın neresinde olursan ol eğitim görmek, okumak çok önemlidir.”

Ölümün, savaşın kol gezdiği Gazze’de oğlunu bu yaşa sağ salim getirebilmek için çok dualar etmiş.

“Gazze’de hayatı tarif edebilmek çok zor. Kıtlık da çektiğimiz oluyor, hiçbir şey bulamadığımız da. Ablukada açık hava zindanında dünyanın hiç bir yerinden yardım alamazken bazen ekmek de bulamazsın, suyunu da İsrailliler alırlar. Ölüme karşı hep tetikte olursun. Hep kaskatı, hep gerginsindir hayatta. Elektriği günde 4 saat verirler. Her şeyi o 4 saate sıkıştırmak için başlarsın koşmaya. Temizlik yap, çalışabilecek tüm aletleri çalıştır, yıka, ütüle. Hazır elektrik var bir yandan çocuğun derslerini denetle… Kanalizasyon sistemleri patlar gider bazen. Evler yarıya kadar lağımla dolar. Hastalanıp, yaralanıp hastaneye mi düştün, yandın. Ne ilaç vardır, ne elektrik, yapamaz ameliyat doktorlar, mecburen sadece sana bakarlar.”

Peki, Gazze’deki hayat dünyadaki pek çok insan için akıl dışıyken ama artık Fatina için sıradanken niye gelmiş, 1 ay önce İstanbul’a?

“Çünkü rahim kanseri oldum. İlk kez Mısır’ın o zorlu Refah kapısını kullanıp Gazze’nin dışına çıktım. Bizim oralardaki hastanelerde bırak ameliyatı, kemoterapiyi, elektrik bile yok. Oğlum zorladı beni. ‘Hadi iyileştireceğiz seni.’ dedi. İşte böyle geldik. Ne kadar kalacağımı, tedavinin ne kadar süreceğini bilmiyorum. Şu anda açsam başımı anlarsın durumumu. Önce ameliyat oldum sonra kemoterapilere başladım. Tek bir tüy kalmadı başımda, kaşımda. Kirpiklerim tek tek döküldü.

Hastalandığımı Gazze’deyken ilk kez şöyle anladım: Pencereden dışarıyı seyrediyordum. Karşımızda uzakta kocaman bir apartman vardı. Ben o apartmana bakarken İsrail uçağı tepesine bir şey fırlattı. Koskoca apartman pudradan yapılmış gibi pof diye çöktü. Birkaç saniyede. O an karnım büzüldü, büzüldü, yandı. Karnım çok ağrımaya başladı. Dedim ki bir şeyler oldu içimde. İçim hastalandı.

Kim ne derse desin bence o gün bedenim artık gördüklerine dayanamaz oldu. Bu onun iflas etmeye başladığı andı.”

Fatina Türkiye’ye turist vizesiyle gelmiş ama vizesinin süresi bitmiş ve yenilenmemiş, şu an kaçak durumunda.

Feyza Said

41 yaşında, Somali Braveli. [BARIŞ TEKİN]

41 yaşında, Somali Braveli’den. [BARIŞ TEKİN]

“Suriye’nin başkenti Şam’da evdeydik. Çocuklar da biz de odalarımızda uyumuştuk. Korkunç bir patlamayla uyandık. Toz duman içinde. Baktık salonumuz yerinde yok. Bildiğiniz bomba salonumuzu yerle bir etmiş. Yılmadık. Çıktık o evden başka bir semtte henüz yıkılmamış bir ev kiraladık çünkü biz Somali’den, sonrasında Yemen’den iç savaşlara alışıktık.”

Her ne kadar Feyza ve kocası patlamalara, bombalara, ölümlere alışık olsa da beş çocuklarının psikolojisi artık Suriye’yi kaldırmaz olmuş ve üç yıl önce kaçıp Türkiye’ye sığınmışlar. İnternet üzerinden İstanbul Bağcılar’da bir ev bulmuşlar. Mühendis kocası şimdilik Dubai’de geçici bir iş bulmuş, o yüzden henüz alamıyormuş ailesini yanına. Feyza’nın 20 yaşındaki en büyük oğlu bir akrabalarının yanına Danimarka’ya gitmiş iş aramaya. 18 yaşındaki kızı okumuyormuş. Küçüklerse Bağcılar’da bir devlet okuluna devam ediyorlarmış. Yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye de başlamışlar.

Feyza’nın ilk savaş hikâyesi Somali’de başlıyor. 1991’de iç savaşın başlamasından bu yana Somali’de merkezî bir hükümet kontrolü yok. Dolayısıyla da dünyanın en tehlikeli ülkelerinden biri olarak gösteriliyor. Bu Doğu Afrika ülkesi sadece iç savaşla değil, 2011’de son 60 yılın en büyük kuraklığıyla da yüzleşiyor. Kıtlıktan milyonlarca insan etkileniyor.

Feyza iç savaşın ilk 2 yılında sülalesinden çok fazla kayıp yaşıyor: “Çok ölen oldu, amcalarımdan, teyzelerimden, kuzenlerimden. Her yer o kadar kötüydü ki, kabileler birbirine girmişti. Sokağa çıkmaya korkar, komşudan çekinirdik. Hâlbuki öncesinde bence Somali Afrika’nın en güzel ülkesiydi.”

Feyza’nın babası da savaşa dâhil olur. Sonrasında hapse girdiğini duyarlar. Annesi ise kaybolur. Savaşlarda insanların birbirini kaybetmesi normaldir.

Halası çocuklarını ve Feyza’yı da alıp Yemen’e kaçar. Çünkü zaten Yemen’de yeni bir hayata başlamalarına yardım edecek akrabaları vardır.

Onlar Yemen’e ulaştıklarında, iç savaş başlayalı sadece iki yıl olmuştur: “17 yaşındaydım. Halamın bir oğlu vardı, beni onunla evlendirdiler. Ve işte 5 çocuğumuz oldu.”

Yemen Cumhuriyeti 1990’da aşiretler tarafından yönetilen kuzey ve Marksist düşünceye yakın güneyin birleşmesiyle oluştu. Ancak 1994’te taraflar arasında çok da sürmeyecek bir iç savaş başladı. “Kocam bana dedi ki, Suriye’ye gidelim. Orada bir iş bulurum. Orada savaş yokmuş, hem de çok güzelmiş.”

İşte böyle gelirler Suriye’ye. Suriye’de savaş başlayınca da Türkiye’ye.

“Artık gittiğim ülkelerde savaş çıkmaması için dua ediyorum. Gerçekten yetti artık.”

[1] http://www.un.org/apps/news/infocus/sgspeeches/statments_full.asp?statID=2538#.VQva700irYx

Grafikli anlatımlar ve interaktif sunumların da yer aldığı, Al Jazeera Türk dergi özel uygulamasını iPad ve iPhone’lardan, Android tabletlerden indirebilirsiniz.

AlJazeera Turk
AlJazeera Turk

Latest posts by AlJazeera Turk (see all)